Arzularımızın Karanlık Bedeli: “OBSESSION” (2025)

Arzularımızın Karanlık Bedeli: “OBSESSION” (2025)


Ne dilediğinize dikkat edin, çünkü gerçek olabilir! Bu kadim öğüdü geçmişten günümüze, edebiyattan sinemaya pek çok yerde, pek çok kez işitmişizdir. YouTuber olarak başladığı kariyerine çektiği kısa filmler ile devam eden yönetmen Curry Barker da ikinci uzun metraj filminde bu önermenin peşinden gidiyor. “Obsession” (Saplantı, 2025) umutsuz bir romantik olan Bear’in iş arkadaşı Nikki’nin kalbini fethetmek için “One Wish Willow” (Tek Dilek Söğüdü) isimli gizemli nesneyi kırmasıyla başlayan ve kısa sürede kontrolden çıkan tekinsiz bir kâbusu anlatıyor. Curry Barker, dijital çağın getirdiği duygusal açlığı salt bir doğaüstü gerilim olarak değil, sert bir toplumsal hiciv olarak önümüze koymaya çalışıyor.

Pazarlanan Arzular ve Yarım Kalan Fikirler

İnsanoğlu, doğası gereği her zaman daha fazlasını istemeye eğilimlidir. Tarih boyunca insanın bu bitmek tükenmek bilmeyen arzularını ve sonu gelmez hırslarını vurgulamak adına, doğaüstü varlıklar tarafından sunulan dilek haklarının hep kötülükle sonuçlandığı hikayeler dinlemişizdir. Bu anlatılarda dilekler gerçekleşse bile, karakterlerin başına geri dönüşü olmayan büyük belalar açılır. W. W. Jacobs’ın ünlü “The Monkey’s Paw” (Maymun Pençesi) öyküsünü hatırlayalım; orada uğursuz bir maymun pençesine sahip olanların dilekleri korkunç şekillerde gerçekleşiyordu.

Yönetmen Curry Barker da “Obsession” filminde bu klasik temayı modern bir dokunuşla önümüze getiriyor. Aslında ilk başta filmdeki nesne olarak doğrudan bir maymun pençesi kullanmak istese de sonradan bu fikri değiştirerek nesneyi dükkanlarda perakende olarak satılan lanetli bir “Söğüt Dalı”na dönüştürüyor. Elbette bu tercih, kapitalist sisteme ve tüketim çılgınlığına yönelik muzip bir eleştiri barındırması bakımından önemli bir dokunuş haline geliyor. Böylelikle yeni bir çağın ve onun getirdiği tüketim düzeninin elinde lanetin bile nasıl metalaştığına dair başarılı bir gözlem yapılıyor.

Bu modern dokunuşun yaratıcılığını kabul etmekle birlikte, fikrin hikâye içinde derinleştirilmemiş olması bence filmin en büyük eksikliklerinden biri olarak dikkat çekiyor. Bir anlamda kadim bir büyü diyebileceğimiz bu dilek hakkı, alelade bir dükkanda paketlenip üzerine uyarılar yazılarak satılırken ve hatta üzerinde bir müşteri hizmetleri numarası bile yer alırken izleyici olarak ürünün arka planı hakkında başka hiçbir şey öğrenemiyoruz.

Örneğin, bu ürün için hazırlanmış televizyon reklamları görebilirdik; kahramanımız önce bunu ciddiye almayıp sonra merak ederek satın alabilirdi. Forumlarda bu ürünü kullananların akıbetine dair net bir bilgiye de ulaşamıyoruz; kullananların hepsi yaşamını mı yitirdi, yoksa akli dengesini mi kaybetti, belirsiz. Dükkandaki satıcıların karmaşık açıklamalarından bir mantık yürütmek imkansız. Yönetmen bunu bilerek gizemli tutmak istiyor olabilir; nitekim filmin sonuna kadar nesnenin başkasının elinde ne yapacağını tam olarak kestiremiyoruz. Finalde ise bu dilek söğüdünün her seferinde, anında ve tamamen işe yaradığını görüyoruz. Ancak bu zekice tasarlanmış nesnenin geçmişi ve sisteme nasıl entegre olduğuyla ilgili hiçbir şey yapılmamış olması, parlak bir fikrin dallanıp budaklanarak hikâyenin önüne geçmemesi adına feda edildiğini gösteriyor. Yönetmen belli ki işin bu kısmıyla ilgilenmek yerine, insanın doğası üzerinden ilerleyerek bize gerilim ve kâbuslarla örülü, lanetli bir aşk hikâyesi izletmeyi seçiyor.

İki Benliğin Savaşı ve Maskeli İlişkiler

“Obsession”, insanın elindekilerle yetinip mutlu mesut bir hayat yaşayabilecekken hep daha fazlasını ve kendisine ait olamayacak olanı istemesinin yaratacağı yıkıcı sonuçları merkeze alıyor. Küçük bir kasabada yaşayan, aynı yerde çalışan ve sürekli birlikte vakit geçiren dört yakın arkadaşın hikâyesini izliyoruz. Ancak bu arkadaş grubunun ortasında ilginç bir düğüm var: Bear, Nikki’ye sırılsıklam aşık. Ne var ki oldukça korkak ve edilgen bir karakter olan Bear, mevcut durum kendi lehine olmasına rağmen aşkını bir türlü itiraf edemiyor. En yakın arkadaşı Ian ise ona sürekli anlamsız tavsiyeler vererek zaten beceremeyeceği bu süreci daha da berbat hale getiriyor.

Kedisiyle yalnız yaşayan Bear, kendi hatası yüzünden kedisini kaybedince duygusal anlamda büyük bir boşluğa düşüyor ve hamle yapması gereken anlarda bile eylemsizliği seçerek işleri içinden çıkılmaz bir noktaya sürüklüyor. Nihayetinde bir başka itiraf denemesi hüsranla sonuçlandığında, ufak bir şaka olarak sevdiği kıza aldığı “Tek Dilek Söğüdü”nü tıpkı bir lades kemiği gibi “çat” diye kırarak son derece bencilce bir dilek tutuyor ve Nikki’nin onu dünyadaki herkesten çok sevmesini istiyor. Yapması gereken en son şeyi yaparak böylesine abartılı bir dilek dileyen Bear, farkında olmadan büyük bir kâbusun kapılarını aralıyor.

Başlangıçta her şey masalsı bir güzellikte ilerlerken kısa süre sonra işler tuhaflaşmaya başlıyor. Nikki’nin ani, kısa süreli ve tekinsiz tepkiler vermesi sadece Bear’ı değil, izleyici olarak bizi de işkillendiriyor. Filmin en yaratıcı dokunuşu da tam olarak bu noktada, “büyü”nün işleyiş biçiminde karşımıza çıkıyor. Normalde karakterin büyünün etkisinde kalıp adamın her istediğini yapmasını bekleriz; evet, bu gerçekleşiyor ancak Nikki’nin benliği bu süreçte ikiye bölünüyor. Gerçek Nikki bir alt benlik olarak varlığını sürdürmeye çalışırken büyünün etkisiyle vücuda yerleşen ve habis bir ruh olarak nitelendirilebilecek sahte Nikki, üst benlik olarak kontrolü ele geçiriyor.

Sevgi arsızı bir kedi gibi sürekli ilgi bekleyen, Bear’ın yanından bir an olsun ayrılmayan bu sahte kimliğin yarattığı atmosfer çok başarılı. Hiç beklemediğimiz anlarda gerçek Nikki’nin yüzeye çıkmaya çalışması ve iki benliğin çatışması, perdede ürkütücü bir tablo yaratıyor. Her ne kadar film, korkutmak için ani ses ve görüntü patlamalarından medet umsa da asıl hünerini bu iki benliğin çatışmasından doğan tekinsizlik hissinde ve Bear’ın “acaba şimdi ne olacak” korkusuyla sürekli diken üstünde durduğu o atmosfer tasarımında sergiliyor.

Söğüt Ağacının Uğursuzluğu

Film, arkadaş grubu içindeki dedikodular vasıtasıyla aslında hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını ve herkesin bir maske taktığını bizlere gösteriyor. Nikki büyünün etkisiyle istemeden olmadığı biri gibi davranırken grubun diğer üyelerinin de yüze gülüp arkadan iş çeviren, gerçek hislerini saklayan sahte insanlardan oluştuğunu anlıyoruz. Yönetmen burada modern dünyaya dair harika bir tespit yapıyor: İnsanlar herhangi bir “büyü” altında olmasalar bile, sırf sistem ve çevreleri öyle gerektirdiği için kendi kimliklerini saklayıp olmadıkları biri gibi davranıyorlar ve aslında suçladıkları Nikki’den hiç de farklı değiller.

Yaklaşık iki saat süren filmin süresini pek ekonomik kullandığı söylenemez; usul usul akan uzun sahneler evrenin genişlemesini engellese de Bear’ın o pısırık, içe kapanık ve sakin dünyasını yansıtmak adına bu ağır tempo sinematografik bir uyum yakalıyor. Başkahramanımız Bear’a hayat veren Michael Johnston, karakterin korkaklığını başarıyla yansıtsa da filmin asıl yıldızı, sürekli gelgitler yaşayan, dengesiz tavırları ve ansızın vahşete kayan hareketleri şefkatle birleştiren Nikki karakterine hayat veren Inde Navarrette oluyor.

Filmin omurgasını oluşturan dilek nesnesinin neden özellikle bir söğüt dalı olarak seçildiği ise mitolojik arka planıyla harika bir uyum gösteriyor. Bilimsel olarak yenilenmeyi simgeleyen söğüt ağacı, Anadolu folklorunda geceleri ruhlara meskenlik eden, gölgesinde uyuyanın aklını kaçırdığı tekinsiz bir varlıktır. Benzer şekilde Avrupa mitolojisinde de dallarında kötü niyetli perilerin yaşadığına inanılır. Nitekim Bear’ın müşteri temsilcisini aradığı sahnede arkadan gelen çığlıklar, Nikki’nin gerçek ruhunun arafta hapsedildiğini ve bedenine habis bir varlığın girdiğini fısıldar gibidir.

Curry Barker, YouTube geçmişini ve 800 dolara çektiği ilk işi “Milk & Serial” (2024) saymazsak, bu ilk uzun metrajlı filminde insanın hırslarını didaktik olmadan, ibretlik bir kara sevda masalı şeklinde sunmayı başarıyor. Çoğu sahnesinin gündüz vakti bile aşırı karanlık çekilmesi seyir zevkini biraz baltalasa da düşük bütçesine rağmen vaatlerini yerine getiren, büyük bir aşkın nasıl istenmeyen bir kâbusa dönüşebileceğini gösteren “Obsession”, kesinlikle takdiri hak eden ve yönetmenin bir sonraki işlerini merakla bekleten bir yapım.

Filmin Türkçe Alt Yazılı Fragmanı

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir