Bir Varoluş Mücadelesinin Beyaz Perdeye Yansıması: “KIBRIS TÜRKÜSÜ” (2026)

Bir Varoluş Mücadelesinin Beyaz Perdeye Yansıması: “KIBRIS TÜRKÜSÜ” (2026)


Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 52. yıl dönümünde vizyona giren “Kıbrıs Türküsü” (2026), Ada’daki Türk varlığının 1955’den 1974’e uzanan çetin direnişini ve özgürlük arayışını beyaz perdeye taşıyor. “Kesişme: İyi ki Varsın Eren” (2022) ve “Cep Herkülü: Naim Süleymanoğlu” (2019) gibi biyografik dramlarıyla tanınan Özer Feyzioğlu’nun hem senaryosunu yazdığı hem de yönetmenliğini üstlendiği yapım, sadece askeri bir müdahaleyi değil, bir halkın toplumsal hafızasındaki derin izleri kronolojik bir akışla ele almaya çalışıyor. Başrollerini Emre Bey ve Almila Ada’nın paylaştığı filmde Fahir Atakoğlu’nun etkileyici müzikleri izleyiciye eşlik ediyor.

Derinlikten Yoksun Özet Mantığı

Türk tarihi, anlatılmayı bekleyen sayısız kahramanlık hikâyesiyle dolu olsa da bu değerlerin sanata ne denli aktarıldığı her zaman bir tartışma konusudur. Yakın tarihimizin en kritik dönüm noktalarından biri olan Kıbrıs Barış Harekâtı ise maalesef sinemada hak ettiği karşılığı bulamamış meselelerin başında geliyor. “Kıbrıs Türküsü”, bu boşluğu doldurma iddiasıyla yola çıkması bakımından büyük bir heyecan yaratsa da beklentilerin fazlasıyla altında kalıyor. Filmin en temel sorunu, yaklaşık çeyrek asra yayılan karmaşık bir meseleyi iki saatlik bir sürede özetleme çabasından kaynaklanıyor. Yönetmen, adeta her şeyi anlatma arzusuyla hiçbir şeyi tam olarak anlatamama tuzağına düşüyor. Bu “özet” mantığı, konuya hâkim olmayan izleyici için hikâyeyi takibi imkânsız bir bulmacaya dönüştürüyor.

Filmin başlangıcında, idealist bir figür olarak karşımıza çıkan Öğretmen Ali karakterinin merkeze alınması aslında çok doğru bir tercih diyebiliriz. Ne de olsa Rum komşularıyla arası iyi olan, vatanına âşık ve umut dolu bir gencin gözünden adanın dönüşümünü izlemek bize çok geniş bir perspektif sunuyor. Daha doğrusu böyle bir potansiyel taşıyor. Ancak film ilerledikçe Ali’nin kişisel serüveni, zoraki bir aşk hikâyesi ve çok sayıda yan karakterin hikâyeye boca edilmesiyle dağılıyor. Başlangıçta bağ kurduğumuz kahramanımızın bir noktadan sonra figürana dönüşmesi, izleyicideki hikâye bütünlüğünü ve duygusal devamlılığı kopararak anlatıyı anlar silsilesine çeviriyor. Ali karakterine hayat veren Emre Bey’in makyajındaki yapaylığa rağmen sergilediği iyi performans, filmi biraz olsun izlenebilir kılsa da “tip” olmanın ötesine geçemeyen diğer karakterler maalesef bu çabayı destekleyemiyor. 

Kıbrıs’ı Anla(ta)mayan Bir Kıbrıs Filmi

Kıbrıs meselesi üzerine hiç okuma yapmamış birinin “Kıbrıs Türküsü” filmindeki sahneleri anlamlandırmasının çok zor olduğunu söylemek gerekiyor. Sanki yaratıcı ekip, Kıbrıs’ın sokaklarında gezerken önüne çıkan bir sınır barikatının ardındaki binalara bakmamış, ikiye bölünmüş bir ülkenin bahtsız insanlarının arasında dolaşmamış, Kıbrıs Milli Mücadele Müzesi’nde sergilenen su borusundan yapılan gerçek silahları görmemiş, Rauf Denktaş’ın Türkiye’den gizlice Kıbrıs’a geldiği sandala dokunmamış veya Dr. Fazıl Küçük’ün müzeye dönüştürülen evindeki havayı solumamış gibi Kıbrıs meselesine uzak gözüküyor.

Özellikle bugün Barbarlık Müzesi olarak bilinen evde yaşanan vahşetin işleniş biçimi, affedilmez bir özensizlik taşıyor. Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayı doktoru Binbaşı Dr. Nihat İlhan’ın eşi ve üç çocuğunun vahşice katledildiği o kan donduran olay, filmde son derece basit bir küvet sahnesiyle geçiştirilmiş! Oysa bugün müzeye gittiğinizde, evde yaşanan vahşeti bilmek ve o küveti görmek size tarif edilemez bir acı veriyor, emin olabilirsiniz. Hatta öyle ki aradan yıllar geçmesine rağmen sanki o günün çığlıklarını duyuyormuş gibi hissediyorsunuz. İşte bu yüzden bu sarsıcı trajedinin özensiz bir şekilde geçiştirilmesi kabul edilemez bir durum. Zaten aslına bakarsanız film, Kıbrıs’a ait tüm simgeleri derinleştirmek yerine sadece bir anlık hikâyeciklerin içine sıkıştırmakla yetiniyor. Öte yandan davanın mimarları da sadece birer “figür” olarak sunuluyor. Tüm bunlar göz önüne alındığında verilen büyük mücadeleyi anlamamız pek mümkün olmuyor. Üstelik hem diplomatik kulislerdeki gerilimi hem de cephedeki kahramanlığı gözler önüne sermeye çalışan film, bir yerden sonra nereye ağırlık vereceğine karar veremeyince ipin ucu hepten kaçıyor.

Belgesel Sınırında Final Arayışı

Görsel anlamda da film, bir dönem yapımı olmanın getirdiği zorlukları aşamamış gibi görünüyor. Neredeyse hiç genel çekim kullanılmaması ve sürekli yakın planlara hapsolunması büyük bir eksiklik olarak kendini sürekli gösteriyor. Filmin teknik anlamdaki en büyük kopuşu ise Kıbrıs sorununun doruk noktası olan ve meseleyi “kısmen” çözüme kavuşturan Barış Harekâtı’na geçiş aşamasında yaşanıyor. Kurmaca bir film izlerken bir anda karşımıza çıkan eski arşiv görüntüleri, yapımın sinematik evrenini yerle bir ederek izleyiciyi şoka uğratıyor. Bu durum, filmin başından beri vaat ettiği o “büyük anlatı” beklentisini de havada bırakıyor.

Niyet olarak takdire şayan olan “Kıbrıs Türküsü”, yakın tarihimizin en büyük trajedilerinden birini beyaz perdeye taşıma iddiasıyla yola çıksa da odaklanamamış senaryosu ve derinlikten yoksun karakterleriyle devasa bir meselenin basit, özensiz ve bölük pörçük bir “özet”i olmanın ötesine geçemeyerek büyük bir hayal kırıklığı yaratıyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir