Bir Köpeğin Gözünden Korku: “GOOD BOY” (2025)
Sinema tarihinde hayvanların başrolde olduğu pek çok yapımla karşılaştık. Kimi zaman annesini kaybetmiş küçük bir yavru ayı, kimi zaman derbeder bir eşek, kimi zaman da oldukça akıllı bir köpek bizi hikâyenin içine çekti. Özellikle köpekler, sinemanın ilk yıllarından beri beyaz perdede boy göstererek gerçek oyunculara taş çıkartacak performanslarla hafızalara kazınmayı başardı. Ancak başrolünde bir köpeğin yer aldığı bir korku filmine daha önce rastladığımızı söylemek pek mümkün değil. Bu anlamda “Good Boy” (2025), alışılagelmiş perspektiflerin dışında, duygusal tonu yüksek ve gerilim dozu yoğun bir yapım olarak değerlendirilebilir.
Sinema tarihi boyunca insan ve köpek ilişkisi pek çok kez beyaz perdeye taşınmış olsa da Ben Leonberg’in yönetmen koltuğuna oturduğu ve senaryosunu Alex Cannon ile birlikte kaleme aldığı “Good Boy” (2025), bu kadim dostluğu alışılagelmişin dışında bir sertlikle ele alıyor. Film, sinema tarihinde nadir görülen bir biçimde neredeyse tamamen köpeğin bakış açısından anlatıldığı için izleyiciyi bir hayvanın duygu dünyasına hapsetmeyi de başarıyor.
Hikâye anlatıcılığı perspektifinden bakıldığında sinema tarihindeki “hayvan gözü” ekolünün en güncel ve sert halkalarından biri olan bu yapım; Jean-Jacques Annaud’nun bir yavru ayının doğadaki varoluş mücadelesini neredeyse hiç diyalog kullanmadan anlattığı The Bear (Ayı, 1988) filmindeki gerçekçi yaklaşımın gücüyle, Jerzy Skolimowski’nin bir eşeğin melankolik yolculuğuna odaklanan “EO” (Aİ, 2022) filmindeki şiirsel dünya görüşüyle ve Lasse Hallström’ün bir köpeğin sadakati kutsayan “Hachiko: A Dog’s Story” (Hachiko: Bir Köpeğin Hikâyesi, 2009) filmindeki duygusal derinlikle güçlü bağlar kuruyor. “Good Boy”, bu filmlerle ortak temalarda buluşsa da onlardan ayrıldığı temel nokta, bu mirası modern bir hayatta kalma gerilimiyle harmanlaması oluyor. Karanlık bir dünya sunan film, bireysel bir sadakat trajedisine odaklanarak türdeşleri arasında kendine özgü sarsıcı bir yol açmayı beceriyor.

Beyaz Perdenin Sadık Yoldaşları
Aslına bakarsanız, sinema tarihinin en eski ve en etkili köpek yıldızları, sadece birer figüran değil, filmlerin kaderini belirleyen gerçek birer başrol oyuncusuydu.
Bu serüven Blair isimli bir köpeğin, kaçırılan bir bebeği kurtardığı “Rescued by Rover” (1905) filminde sinemanın ilk gerçek kahraman köpeği payesini almasıyla başlamıştır.
1920’lerde ise Alman Kurdu Strongheart, Jack London uyarlaması “White Fang” (1925) gibi filmlerle hayvanları dramatik başrollere taşımıştır.
Özellikle Rin Tin Tin isimli köpek, “Where the North Begins” (1923) başta olmak üzere 27 farklı filmdeki performansıyla Warner Bros. stüdyosunu iflastan kurtaracak kadar meşhur olmayı başarmıştır.
1943 yılında ise Pal adında bir erkek köpek tarafından canlandırılan Lassie, “Lassie Come Home” (Lassie Eve Dön) filmiyle sadakati bir dünya markası haline getirmiş ve kendisinden sonra gelen birçok karaktere ilham kaynağı olmuştur.
“Good Boy” filminde başrolde yer alan, zekası, enerjisi ve tilkiyi andıran kızıl-turuncu tüyleriyle bilinen Nova Scotia Duck Tolling Retriever cinsi Indy isimli köpek ise son zamanlarda performansıyla büyük ilgi görmüş, hatta birçok festivalde ödüller ve adaylıklar kazanarak taltif edilmiştir. Onu bu kadar önemli kılan şey ise profesyonel eğitim almamış olan bir köpeğin bu kadar etkileyici bir performans ortaya koyması olmuştur. Gerçekte yönetmen Ben Leonberg’in evcil hayvanı olan Indy ile çalışmanın bedeli ise filmin çekimlerinin 3 yıl boyunca sürmesi ve toplamda 400 günde tamamlanmasıdır. Peki, bunca çabaya gerçekten değmiş midir?

İnsan Yüzünden Arınmış Bir Perspektif
Filmin merkezinde Indy’nin hayat verdiği Indy isimli son derece zeki bir köpek yer alıyor. Hikâye tamamen onun üzerine kurulmuş diyebiliriz. Öyle ki film boyunca neredeyse hiç insan yüzü görmüyoruz. Tüm kamera açıları Indy’nin boyuna ve bakış açısına göre ayarlanmış. Bu tercih, akıllara “Tom ve Jerry” gibi çizgi filmlerdeki o meşhur anlatım tarzını getiriyor: İnsanların sadece ellerini, kollarını ve vücutlarını görüyoruz.
Yönetmen Leonberg, suratların görünmesi gereken çerçevelerde bilinçli bir gizleme yoluna gidiyor. Karakterlerin yüzleri ya bir silüet halinde bırakılıyor ya bir nesnenin arkasına gizleniyor ya da karakterin kendi elleriyle yüzünü kapatması sağlanıyor. İnsan yüzüne rastladığımız tek yer, televizyon ekranında dönen eski “B tipi” korku filmleri veya Indy’nin sahibi Todd’un dedesine ait eski video kayıtları oluyor. Bu radikal tercih, seyirciyi doğrudan bir köpeğin dünyasına hapsediyor; onun kısıtlı ama derin anlamlar içeren hareketlerini takip etmemizi kolaylaştırıyor. Yer yer zorlama çerçeveler göze çarpsa da yüzlerin gölgede kalması filmin tekinsiz atmosferini besleyen olumlu bir unsura dönüşüyor.

Meçhul Bir Geçmiş
Filmin açılışında Indy’nin henüz bir bebekken sahiplenilme sürecine ve büyüme aşamalarına tanık oluyoruz. Bir evladın büyümesini izler gibi kurgulanan bu sahneler, seyircinin başkarakterle bağ kurmasını ve evrene adapte olmasını sağlıyor. Ancak aynı özenin insan karakterler için gösterildiğini söylemek güç. Mesela Todd hakkında film boyunca çok az şey öğreniyoruz. Indy’nin ona olan sarsılmaz sadakatine şahit olsak da Todd’un kişisel derinliği bir hayli sığ kalıyor.
Todd’un ağır bir hastalıktan yeni çıktığını, istirahat etmek için dedesinden kalma ücra bir orman evine yerleştiğini biliyoruz. Bu evin lanetli olduğu, geçmişteki tüm akrabaların burada öldüğü ve evin hemen yakınında onlara ait bir aile mezarlığı bulunduğu gibi bilgiler, atmosferi güçlendiren ama karakteri açıklamaya yetmeyen detaylar olarak öne çıkıyor. Todd’un kız kardeşini ise neredeyse sadece telefondaki bir ses olarak duyuyoruz. Bu durum hikâyeye olan bakışımızı bir süre sonra kısıtlıyor. Zira hikâye, lanetli olduğu söylenen bir evde, hasta bir adam ve zeki bir köpekle baş başa kalmaktan öteye geçmekte oldukça zorlanıyor.

Korkunun İki Yüzü: Lanet mi, Kanser mi?
Film, izleyiciye iki farklı okuma imkânı sunuyor. Yüzeysel bir yaklaşımla “Good Boy”, gerçekten lanetli bir evi konu alıyor olabilir. Bu senaryoda, geçmişte o evde can veren akrabaların ruhları, Todd’u öldürmeye çalışıyor ve sadık dostu Indy de sahibini bu doğaüstü varlıklardan korumak için çırpınıyor. Ancak daha derinlere indiğimizde, yönetmenin filmin içine ustaca serpiştirdiği metaforlar karşımıza çıkıyor.
Filmin bir noktasında köpeklerin hastalıkları koklayabildiğine dair yapılan vurgu, hikâyeyi bambaşka bir noktaya taşıyor. Todd’un halsizliği, hastalığının nüksetmesi ve aile geçmişindeki erken ölümler düşünüldüğünde, evdeki “lanetin” aslında genetik bir hastalık olan kanser olduğu varsayılabilir. Bu perspektiften bakıldığında, Indy’nin görüp havladığı o “balçıkla sıvanmış simsiyah silüetler”, aslında sahibinin vücuduna yayılan kanserin birer metaforu gibi duruyor. Aslında Indy sahibini kurtarmaya, onu uyarmaya ve hastalıkla savaşmaya çalışır. Ancak ne yaparsa yapsın kaçınılmaz sonu engelleyemez…

Bir Fikrin Hebası
Çekimleri çok uzun süren filmde, yönetmenin enerjisinin büyük kısmını Indy’nin doğal ve etkileyici performansını yakalamaya harcadığı belli oluyor. Indy, gerçekten de bir köpekten ziyade duyguları olan bir insan karakter gibi perdeyi dolduruyor. Ancak bu güçlü “oyuncu” yönetimine rağmen, senaryonun bir noktadan sonra evin içinde kısılıp kalması ve gerçek bir olay örgüsü sunamaması filmin en büyük handikabı oluyor.
“Good Boy”, bir yandan bir köpeğin başroldeki başarısını ve teknik tercihlerdeki cesaretiyle takdiri hak ederken diğer yandan çok parlak bir fikrin (kanser metaforu) hikâye anlatıcılığındaki zayıflık nedeniyle heba edilişine üzülmemize sebep oluyor. Yine de bu denli duygusal, dramatik ve bir köpeğin perspektifine sadık kalan bir korku deneyimi için şans verilmesi gereken, beklentileri dengeli tutarak izlenmesi gereken özgün bir yapım olduğunu vurgulamak gerekiyor.












