Kıtaları Aşan Bir Deney: “BEYAZ TAVŞAN KIRMIZI TAVŞAN”
İranlı yazar Nassim Soleimanpour’un yazdığı “Beyaz Tavşan Kırmızı Tavşan”, tiyatronun en sıra dışı deneylerinden biri olmaya devam ediyor. Türkiye’de ilk kez 2018 yılında seyirciyle buluşan, ne bir yönetmeni ne de bir provası olan bu oyunun en büyük özelliği; oyuncunun kapalı bir zarfı sahnede seyircinin gözü önünde açarak metinle ilk kez o an tanışması. 2026 yılı itibarıyla Türkiye’de ikinci kez sahnelenen bu kült yapım, onlarca farklı oyuncu tarafından her akşam yeniden keşfedilen bir fenomene dönüştü diyebiliriz. Özellikle İran’ın içinden geçtiği karışık durum ve bölgedeki savaşların yarattığı ağır atmosfer, bugün bu metni dinlemeyi çok daha sarsıcı bir psikolojik deneyime dönüştürüyor. Ben de bu benzersiz sürece, 14 Mart 2026 akşamı DasDas Sahne’de, Erdem Şenocak’ın o anki keşiflerine ve metni ilmek ilmek işleyen performansına tanıklık ederek dahil oldum.

Beklentinin Gölgesinde Kalanlar
İnsan doğası gereği yeni şeyler keşfetmeyi, alışageldiği rutinlerin güvenli limanına sığınmaktan daha çok sever. Bu keşfin neyle ilgili olduğu ya da sizden önce başkaları tarafından deneyimlenmiş olması çok önemli değildir; asıl önemli olan, o şeyi sanki dünyada ilk kez siz bulmuşsunuz gibi hissetmenin verdiği saf hazdır. Sanatın derinliklerinde bu haz, çok daha sarsıcı bir boyuta ulaşabilir. Günümüzde hem sinemada hem de tiyatroda, cavcav kahvesi gibi sürekli önümüze konulan klişe hikâyelerden öylesine yorulduk ki en ufak bir yenilik kıvılcımı bizde aşırı bir iştah ve ilgi uyandırıyor. Ancak bazen bir deneyimin “yeni” olma iddiası son derece tartışmaya açık bir konudur. Özellikle sosyal medyanın gücüyle fazlasıyla şişirilen işler, beklentiyi öylesine yükseltiyor ki çoğu zaman sonuç kaçınılmaz bir hayal kırıklığına dönüşüyor.
Şu sıralar, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de büyük ses getiren “Beyaz Tavşan Kırmızı Tavşan” oyununu tam da bu minvalde değerlendirmek gerekiyor. Aslına bakarsanız bu metin Türkiye’de daha önce de sahnelenmişti. Fakat o dönemde bugünkü kadar gürültü koparmamıştı. Bugün oyunun bu denli merkezde olmasının arkasında, kuşkusuz agresif bir reklam çalışması ve sosyal medyanın yarattığı “kaçırılmaması gereken olay” algısı yatıyor. Buna İran’daki kaotik durum ve bölgedeki bitmek bilmeyen savaş atmosferi de eklenince, metnin politik ağırlığı ister istemez artıyor. Yarım asırlık bir geçmişi olsa da metnin sunduğu o sıkışmışlık hissinin hâlâ taze kalmış olması ve güncelliğinden pek bir şey kaybetmemesi ise oyunun en büyük kozu olarak karşımıza çıkıyor.

Kapalı Zarfın Gizemi
Provasız, yönetmensiz ve her gece farklı bir oyuncunun, kendisine ilk kez verilen kapalı bir zarfı seyirci önünde açarak sergilediği bu performans, kağıt üzerinde son derece gizemli ve merak uyandırıcı duruyor. Ne ile karşılaşacağımızı bilmesek de bu belirsizliğin ilginç bir sonuca gebe olduğunu tahmin edebiliyoruz. Ben de bu düşüncelerle, bir oyuncu için oldukça zorlayıcı olan bu süreci merak ederek salondaki yerimi aldım. Farklı yaş gruplarından ve yeteneklerden pek çok ismin performans sergilediği bu serüvende, tercihimi hem komedide hem de dramda uçlarda gezinebilen, etkileyici portreler çizen Erdem Şenocak’tan yana kullandım. Zira böylesine “tekinsiz” bir görev için farklı karakter maskeleri arasında hızla geçiş yapabilen esnek bir oyunculuğun şart olduğunu düşündüm.
Oyuncu, elindeki kapalı zarfla sahneye çıkıp metni ilk kez bizimle birlikte okumaya başladığında, izlediğimiz şeyin klasik bir tiyatro oyunu olmadığını hemen anlıyoruz. Bu, daha ziyade sesli bir hikâye anlatımı ile sahne performansının iç içe geçtiği hibrit bir deneyim. Çoğu zaman oyuncu, İranlı yazarın düşüncelerini bize aktaran bir aracı olmaktan öteye geçemiyor. Zira takdir edersiniz ki hiç prova yapmadan, üstelik metni o an okuyarak ve sadece bir saat gibi kısa bir sürede “geleneksel” anlamda bir karakter yaratmak ya da oyun kurmak pek mümkün değil. Yazar da bu durumun farkında olduğu için, sadece kendi hikâyesini anlatmanın yaratacağı sıkıcılığı kırmak adına araya interaktif oyunlar serpiştirmiş. Oyuncu, metindeki direktiflere dayanarak seyircileri kimi zaman gönüllü birer partner, kimi zaman da sadece birer “araç” olarak kullanarak oyuna dahil ediyor. Bu durum, performansı tiyatroya yaklaştırsa da esere tam manasıyla bir tiyatro oyunu demek bence pek mümkün değil.

Beyaz Tavşan Deneyi
Metin; bazen bir çocuk oyununa, bazen tarihi gerçeklere dayanan bir kurguya, bazen etkileyici bir günlüğe, bazen de kafa karıştırıcı felsefi bir yazıya benziyor. Bu türler arası gitgeller her ne kadar ilginç olsa da tüm bu unsurların doğru bir şekilde harmanlandığını söylemek zor. Yazarın bu metni yirmili yaşlarında, vicdani retçi olması sebebiyle askerliğini yapmadığı, bu yüzden de pasaport alamadığı ve ülkesine sıkıştığı bir dönemde yazdığını bildiğimizde metindeki o karmaşayı, hezeyanları ve zihinsel dağınıklığı anlamlandırmak daha kolay oluyor. Oyunun en çarpıcı noktası ise şüphesiz ismini aldığı “Beyaz Tavşan Kırmızı Tavşan” deneyi. Kafesteki bir grup tavşanın merdivenle olan ilişkisi; ödülün ve cezanın nasıl birer toplumsal baskı aracına dönüştüğünü gösteriyor. Merdivene ilk çıkanın ödüllendirilip kırmızıya boyandığı, diğerlerinin ise soğuk suyla cezalandırıldığı bu deneyde; bir süre sonra “düzenin” nasıl bizzat ezilenler tarafından korunduğunu görmek sarsıcı bir toplumsal panorama sunuyor.
Ancak oyunun başarısı bu güçlü deney metaforuyla sınırlı kalıyor ve bu etki metnin geneline sirayet edemiyor. “Beyaz Tavşan Kırmızı Tavşan”, lanse edildiği kadar sarsıcı bir final sunmadığı gibi, beklentiyi çok yükselttiği için seyirciyi bir noktadan sonra hayal kırıklığına uğratıyor. Farklılık arayanlar için bir nebze ilgi çekici olsa da herkese hitap eden bir iş olmadığı muhakkak. Eğer niyetiniz İran’daki meseleleri daha derin ve etkileyici bir perspektiften görmekse, Marjane Satrapi’nin Persepolis çizgi romanı veya animasyonu çok daha güçlü bir seçenek olarak orada duruyor. Nihayetinde bu oyun, kapalı metaforları ve eleştirilerini net bir zemine oturtamadığı için hedefine tam ulaşamıyor. Bana kalırsa bu süreç seyirciden çok oyuncu için benzersiz bir deneyim sunuyor. Seyirci içinse bir süre sonra tüm farklılıklarına rağmen sıradanlaşan bir “okuma tiyatrosu”ndan ibaret kalıyor.












