Ne Olursan Ol Gelme: “UYKUCU” (2025)
Türk sinemasında son zamanların en iddialı yapımlarından biri olarak öne çıkan “Uykucu” (2025) filminin yönetmen koltuğunda “Ayla” (2017), “Müslüm” (2018) ve “Türk İşi Dondurma” (2019) filmlerinden tanıdığımız Can Ulkay otururken senaryo ise daha önce “Ejder Kapanı” (2010) filminin senaryosunu kaleme alan Kubilay Tat’ın imzasını taşıyor. Filmde gizli bir örgütün tetikçisi olan Ferman’ın bir infaz sırasında tanıştığı Saye’ye duyduğu derin aşkla birlikte hem örgütle hem de kendiyle verdiği amansız mücadele anlatılıyor. Oyuncu kadrosunda Ferman ve Saye karakterlerine hayat veren Çağatay Ulusoy ve Elçin Sangu’nun dışında Barış Falay, Ferit Kaya, Musa Uzunlar ve Cengiz Bozkurt gibi isimler yer alıyor.

Yeni Bir Soluk Arayışı
“Büyü” (2004) ve “Dabbe” (2006) filmlerin ilk çıktığı zamanları hatırlayalım. Türk seyircisinin kendi ülkesinden çıkan korku filmlerine duyduğu açlık, bu yapımlara olan talebi zirveye taşımıştı. Şu an ise malum, sinemalar ucuz cin filmlerinden geçilmiyor. Benzer şekilde “Ayla” ve “Müslüm” gibi filmler de biyografi sinemamıza yeni bir ivme kazandırmıştı. Şu an baktığımızda ise neredeyse 15 dakikalığına ünlü olmuş herkesin hayatı beyaz perdeye aktarılıyor.
Sinemamızda bir tetikçinin hayatını irdeleyen filmlerin sayısına baktığımız da yine bakir topraklarda olduğumuzu görüyoruz. Bu yüzden de hem ajan hem de tetikçi temasına örnek gösterilebilecek “Uykucu” filminin ilgi çekmesi hiç şaşırtıcı değil. Bunun üzerine bir de güçlü oyuncu kadrosunu ve daha önce başarılı işlere imza atmış yönetmeni ekleyince “Uykucu”nun merakımızı cezbetmesi kaçınılmaz. Ancak sonuç ne yazık ki beklentiyi karşılamaktan çok uzakta! Ortaya keyifle izlenen, eli yüzü düzgün bir yapım çıkmış olsa da özellikle senaryodaki boşluklar, karakterlerdeki eksiklikler ve izleyiciyi aptal yerine koyan hamleler filmin potansiyelini heba etmesine sebep oluyor. Ama yakında sinemamızda daha çok tetikçi filmi göreceğimize de hiç kuşku yok!

Uykucular ve Masadaki Kartal
Filmin temel sorunlarından belki de en önemlisi, suçla örülmüş bu karanlık dünyanın yüzeysel bir şekilde ele alınması oluyor. Film, hukukun ve kanunların üstünde hareket eden ve devleti kendi oyun alanına çeviren “Masa” isimli çeteyi anlatırken izleyiciye ayakları yere basan, inandırıcı bir zemin sunmuyor. Masa’nın iç işleyişi, Masa’nın başındaki Kartal isimli kişinin motivasyonu ve neden üst kademedeki insanları uyuttuğu, yani öldürttüğü muğlak kalıyor. Bu cinayetleri gerçekleştiren özel tetikçiler, yani “Uykucular” da benzer bir gizem perdesinin arkasında kalıyor. Çaresiz insanlardan seçildiklerini bildiğimiz bu kaybetmiş kişilerin; eğitim süreçleri, sayıları, birbirleriyle ilişkileri hakkında neredeyse hiçbir bilgi verilmiyor.
Bu çete hakkındaki bilgi eksikliği, kahramanımız Ferman’ı nerede konumlandırmamız gerektiği konusunda da yetersiz kalmamıza sebep oluyor. İşinde mahir bir tetikçi olan Ferman’ın travmatik çocukluğu dışında hiçbir şey bize açıklanmıyor. Bu konuma nasıl geldi? İşinde bu denli iyi olmayı nasıl başardı? Bu tarz boşluklar, izleyicinin karakterle duygusal bağ kurmasını zorlaştırıyor. Oysa film, Ferman’ın travmatik çocukluğuna dair birçok flashback sahnesini kullanarak onunla bağ kurmamız için fazlasıyla çaba gösteriyor. Karakterin varoluş sancısı çektiğini ise tasavvufa yönelerek manevi hayatını güçlendirmeye çalışmasından anlamamız bekleniyor. Bir tetikçinin içinde bulunduğu durumdan sıkılarak Mevlevihane’ye gidip gelmesi, başlangıçta enteresan bir fikir gibi dursa da altı yeterince doldurulamıyor. Ferman’ın pişmanlığına dair somut bir emare görmüyoruz; Ebru sanatına yönelmesi ve Mevlevi şeyhi ile yaptığı yüzeysel sohbetler, bu değişimi inandırıcı kılmaya yetmiyor. Üstelik Ferman’ın değişimi, pişmanlığının nedenleri ve Mevlevilerle tanışma süreci yüzeysel bir bakışın eseri olarak filmde kendine yer buluyor; seyircinin de rastgele gelişen bu olayları kabul etmesi bekleniyor. Ebru sanatı ve gül motifine yapılan vurgular, filmin sembolik yönüne katkıda bulunsa da özellikle Mevlevilik gibi kapsayıcı bir felsefenin filmde yüzeysel bir şova dönüşmesine sebep olduğu için tatmin edici olmuyor.

Gölgelerde Kalan Gerçekler
Yardımcı karakterler, hikâyeye dinamizm katan, monotonluğu kıran önemli figürlerdir. Fakat Ferman’ın en yakın arkadaşı olan, bir anlamda sağ kolu diyebileceğimiz Afro’nun varlığı, neredeyse yokluğuna denk! Mesela beyaz olmasına rağmen kendini Afrika kökenli sanan ve zencilerin dünyasını savunan bu adamın motivasyonu ve bu fikri neden benimsediği belli değil. Kağıt üzerinde komik olan bu fikrin, derinliği olmayan bir detay olarak filme yerleştirilmesine ise pek akıl sır ermiyor. Afro, hikâyede herhangi bir etkin rol üstlenmiyor ve filmin kırılma noktasını başlatan Saye’nin gelişiyle adeta hikâyeden tasfiye ediliyor. Ferman tarafından yetiştirilmiş, işinde mahir olması beklenen bir tetikçinin, dışarıdan gelen ve herhangi bir eğitimden geçmemiş bir kadın tarafından kolayca alt edilmesi, Masa elemanlarının yetiştirilme süreçlerini de sorgulatıyor!
Suçla dolu, sıra dışı süreçlere tanık olduğumuz bu dünyada, sıradan bir insanın hikâyeye dahil olması, elbette senaryoyu güzelleştirebilecek bir olay. Saye’nin hikâyeye dahil olma biçiminin filmin akışını değiştirdiğini ve bir süreliğine güzelleştirdiğini kabul etmek, Saye üzerinden verilen mesajların yerine ulaştığının da altını çizmek gerek. Fakat Saye, hikâyeye çok hızlı giriş yapıyor ve daha önemlisi bir suç örgütü olan Masa’nın içine kolaylıkla dahil oluyor. Yeterince düşünülmemiş bu mesele de doğal olarak filmin seyir zevkini fazlasıyla baltalıyor. Ne uzman tetikçi Ferman, ne kuşkucu Afro, ne de anasının gözü Kartal Bey; sadece iyi dövüştüğü için dışarıdan birini almayı mantıksız bulmuyor. Hikâyenin düğümlendiği noktalar, Büyük İskender’in kılıcıyla çözdüğü Gordion Düğümü gibi çözülmeye çalışılmadan bir çırpıda kesilip atılıyor. Filmin sonundaki sürpriz, Saye’nin aslında kim oldu ile ilgili gizemi çözmemizi sağlasa da filmin gidişatındaki mantık hatalarını gidermeye yetmiyor.

Kan Görmeye Dayanamayan Bir Katil
Ferman’ın cinayetlerini çoğunlukla intihar süsü vererek gerçekleştirmesinin, etrafı kana bulamayı pek tercih etmemesinin ve o ikonik kırmızı camlı gözlükleri takmasının aslında çok mantıklı bir sebebi var: kan tutması! Tıpkı “süt içen tetikçi” Leon gibi “iyi” bir tetikçi olan Ferman’ın kana bakmaya tahammül edememesi ya da kadınları öldürmemesi onun “insani” tarafının altını çizmek için pek çok kez vurgulanıyor. Kan tutan bir tetikçi tezatı, parlak bir fikir gibi gözükebilir. Ancak Ferman’ın bu handikabı ne onun başına bir şey gelmesine sebep oluyor ne de onun karakterini derinleştirecek bilgiler öğrenmemizi sağlıyor. Bu durum, bir süre sonra filmde olmasa da olur diyebileceğimiz önemsiz bir detay haline geliyor. Ferman’ın kana olan hassasiyeti, bunu ne zaman fark ettiği, ilk cinayetinde neler yaşadığı ve kırmızı gözlüğü takmaya nasıl başladığı gibi çok önemli detaylar hiçbir zaman açıklanmıyor. Karakteri daha insani göstermek, ona bir derinlik katmak için eklenmiş gibi duran detaylar, mantıksal boşluklarla dolu bir karakter yaratılmasına sebep oluyor. Senaristin ve yönetmenin tüm çabalarına rağmen Ferman, özdeşleşme sağlanabilecek ve anlaşılabilecek bir karakter olmaktan bir hayli uzak kalıyor. Gelişime açık potansiyeli olmasına rağmen derinliksiz kartondan bir karakter olmaktan maalesef kurtulamıyor.
Tüm bu problemlerin en büyük sebebi yeni bir bakış açısı yerine, dünya sinemasından alışık olduğumuz üslubun, ufak tefek yerel dokunuşlarla yeniden hayat bulması oluyor diyebiliriz. Hasılı, tüm şatafatlı tanıtım sürecine, yıldız oyuncularına ve merak uyandırıcı konusuna rağmen “Uykucu”, son derece bayağı, ikinci sınıf bir aksiyon ve suç filmi olarak hafızalarda yer etmeyecek bir dünya sunuyor. Sürpriz diye sunulan her şeyin aslında önceden tahmin edilebilir olduğu bu kusurlu dünya, izleyiciye beklediği derinliği ve doyumu maalesef vermiyor. Tür sinemasının klişelerinden sıyrılıp derinlikli bir karakter dramı sunmayı başaramayan “Uykucu”, gişe için tasarlanmış gösterişli bir aksiyon denemesi olmanın ötesine geçemiyor.












