Pistte Kimse Kalmasın: “D.I.S.C.O.” (2026)
Türk komedi dünyasında son yılların en dinamik ve yenilikçi ikilisi haline gelen Giray Altınok ve Kerem Özdoğan, hem senaryosunu birlikte kaleme aldıkları hem de başrollerini paylaştıkları “D.I.S.C.O.” ile 2026 yılının en çok konuşulan işlerinden birine imza atıyor. Daha önce “Var Bunlar” (2022-2025) ve “Prens” (2023-2025) gibi projelerde yakaladıkları o nev-i şahsına münhasır mizah dilini bu kez, “Vizontele” (2001) ve “G.O.R.A.” (2004) gibi kült yapımların usta yönetmeni Ömer Faruk Sorak’ın ellerine emanet ediyorlar. Temelde ipe sapa gelmez yanlış anlaşılmalar ve absürt ötesi rastlantılar zinciri üzerine kurulan yapım, sadece kahkaha vaat etmekle kalmıyor; aynı zamanda Giray Altınok ve Kerem Özdoğan ikilisinin artık imzası haline gelen o zeki ve ritmi yüksek diyaloglara da fazlasıyla doyuruyor.

Ajan Dünyasına “Disko” Dokunuşu
Son dönemde Giray Altınok’un önlenemez yükselişine hep birlikte şahitlik ediyoruz. Kariyerinin başlarında “Buyur Bi de Burdan Bak” (2015) ile dikkat çeken, ardından “Güldür Güldür” sahnelerinde kendini gösteren ve “Ölümlü Dünya 2” (2023) ile rüştünü ispat eden Altınok; özellikle “Prens” dizisiyle artık herkesin tanıdığı bir yıldız komedi oyuncusuna dönüştü. Elbette Giray Altınok’un bu yolculuğunu, “Prens”teki senaryo ortağı ve oyunculuk anlamındaki yoldaşı Kerem Özdoğan’dan ayrı düşünemeyiz. İkilinin birlikte rol aldıkları ilk sinema filmi olma özelliğini taşıyan “D.I.S.C.O.”, Hollywood sinemasında sıkça karşımıza çıkan “ajan filmleri”nin parodisi niteliğinde.
Bir türün parodisini çekmek, elbette o türü çok iyi bilmeyi gerektirir. İkili, birlikte kaleme aldıkları bu senaryoda başta “Mission: Impossible” (Görevimiz Tehlike) serisi olmak üzere pek çok ajan filmine atıfta bulunuyor. Türün klişelerine ustalıkla yer vererek aslında bu dünyaya ne kadar hakim olduklarını gösteriyorlar. Ancak filmin komedi tarafındaki bu başarıyı, maalesef aksiyon tarafında göremiyoruz.

Bilmediğimiz Türden Bir Ajan Filmi
Ömer Faruk Sorak gibi teknik ve görsel anlamda pek çok önemli projeye imza atmış bir yönetmenin, bu filmde bir ajanın dünyasını görsel açıdan etkileyici bir şekilde perdeye yansıtamaması gerçekten şaşırtıcı. Ne dövüş ne de kovalamaca sahnelerinde bizi etkileyen bir sahnelere şahit olabiliyoruz; daha çok bildiğimiz ajan filmi sahnelerinin zayıf birer kopyasıyla yetinmek durumunda kalıyoruz.
Filmin büyük çoğunluğu Kuzey Kıbrıs’ta geçmesine rağmen, mekan kullanımındaki başarısızlık göze çarpıyor. Özellikle Gazimağusa’daki sahneler, tarihi atmosferi ve eşine az rastlanır yapılarıyla kentin sunduğu o muhteşem “açık hava stüdyosu” imkanının ne kadar verimsiz kullanıldığını kanıtlar nitelikte! Benzer bir durum Romanya’nın başkenti Bükreş sahneleri için de geçerli. Filmin genellikle binalara veya otellere sıkıştırılması, dış mekan kullanımının azlığı, bütçe kısıtlamalarının bir sonucu olarak okunabilir. Ama eldeki kusursuz mekanların değerlendirilememesi bir yana, senaryoda çok iyi tespit edilmiş kısımların da görsel olarak heba edildiğini görmek maalesef üzücü.

Zaferin Gölgesinde Kalan Bir Dünya
Karakter tasarımları açısından filmde belirgin bir dengesizlik mevcut. Kerem Özdoğan’ın canlandırdığı kahramanımız istihbarat ajanı Ertan, Giray Altınok’un hayat verdiği yan karakter kuaför Zafer’in gölgesinde kalıyor. Aslına bakarsanız Giray Altınok, bulunduğu her sahnede adeta bütün oyunculardan rol çalıyor. Kadın karakterlerin hikayeye hizmet etme biçimi ise oldukça zayıf. Aile olma mefhumu, bebek sahibi olma isteği ve güven gibi temalar, hep kadın karakterler üzerinden anlatılmaya çalışılırken hikayeye adeta “zorla” dâhil edilmiş gibi hissettiriyor. Bu durum, kaçınılmaz olarak genel akış içerisinde hafızada kalmayan sahnelerin doğmasına sebep oluyor.
Öte yandan bir başka kadın karakter olan –“James Bond” serisindeki “M” karakterini andıran– teşkilat şefinin geçmişini veya motivasyonlarını hiç bilmiyoruz oluşumuz da filmin bir başka problemi. Teşkilatın devletle ilişkisine dair hiç bilgi verilmemesinin ya da diğer ajanların varlığının gösterilmemesinin çizilen evreni fazla belirsiz kılması da cabası! Gelelim “kötü adam” meselesine… Herkes bilir, bir film kötü adamı kada güçlüdür, etkilidir. Bu filmde, “kötü adam” figürünün eksikliği de hikayeyi fazlasıyla zayıflatıyor. Kötü karakteri sadece birkaç kez görüyoruz; kötü adamın sağ kolu ise sadece bir sürprizi saklamak için kullanılan bir piyondan ibaret kalıyor. Hal böyle olunca da kahramanlarımızın mücadelesinin pek heyecanlı bir tarafı kalmıyor!

Kahkahası Bol, Bütünlüğü Eksik
Bütün bu eleştiriler, “D.I.S.C.O.”nun komik bir film olmadığı anlamına gelmiyor. Özellikle Zafer karakteri, içinde bulunduğu her sahnede kahkahalara sebep oluyor. Giray Altınok ve Kerem Özdoğan ikilisinin zıtlıklardan doğan müthiş uyumu, seyir zevkini fazlasıyla artırıyor. Örneğin halüsinasyon gördüren bir ilacı yanlışlıkla alan Zafer’in Atatürk ile konuşması, filmin en yaratıcı sahnelerinden birinin doğmasına sebep oluyor. Ancak bu sahnenin bile bir “oldu bittiye” getirilmesi ve filmin bütünü içerisinde eklektik durması, genel bir kurgu sorunu olarak dikkat çekiyor.
Sonuç olarak “D.I.S.C.O.”; bir ajan parodisi olma vaadini teknik ve yapısal anlamda tam olarak yerine getiremese de Giray Altınok ve Kerem Özdoğan, ikilisinin yüksek enerjisiyle izleyicisine keyifli anlar yaşatan eğlenceli bir film.













