Hayaller ve Hayatlar: “DREAMS” (2025)

Hayaller ve Hayatlar: “DREAMS” (2025)


Yönetmenliğini ve senaristliğini Michel Franco’nun üstlendiği “Dreams” (İlişki, 2025), iki farklı dünyadan gelen karakterin kesişen yollarını mercek altına alıyor. Başrollerini Akademi ödüllü Jessica Chastain ve dünyanın en çok ödül kazanan dansçısı Isaac Hernández’in paylaştığı yapım; göçmenlik, aidiyet ve sanatın iyileştirici gücü gibi temaları, herhangi bir romantize etme çabasına girmeden minimalist ve gözlemci bir üslupla bir aşk hikayesinin içine yediriyor, daha doğrusu yedirmeye çalışıyor.

Sınır Tanımayan Bir Aşk

Aşk… Zamanın en başından beri insanlığa dair anlatılan tüm hikayelerin vazgeçilmez bir parçası olmuştur. Aşk uğruna savaşlar yapılmış, aşk uğruna nice canlara kıyılmıştır. Evet, aşkın varlığı insanların sonunu getirmiştir. Ama ya yokluğu? Hiç kuşkusuz, yokluğu da insanları adım adım ölüme götürmüştür. İnsanoğlu, zamanın başlangıcından beri ne aşksız kalabilmiş ne de aşk ile yoluna devam edebilmiştir. Bazıları usul usul sevmiştir, bazıları ise yeri göğü inletir gibi… Bu yüzden şimdiye kadar dinlediğimiz ya da izlediğimiz binlerce aşk hikayesi, birbirine benzediği kadar birbirinden ayrılır. Bu kez de bir aşk hikayesi var karşımızda ama alışık olduğumuz aşk hikayeleri gibi başlayan bu hikaye, çok farklı bir şekilde devam edip hiç beklemediğimiz bir şekilde nihayete eriyor. “Dreams”, romantik komedi tadında başlayan bir ilişkinin, gece rüyalarımızı kaçıracak bir kabusa dönüşünü usul usul anlatmayı tercih ediyor.

Bir aşk filmine göre oldukça sert, adeta tokat gibi bir sahne ile açılıyor film. Sanki yönetmen Michel Franco, bize sıradan bir aşk filmi izletmeyeceğini daha filmin ilk dakikasından söylemek istiyor gibi… Üstelik bu sahne, genç aşığımız Fernando ile de tanışmamızı sağlıyor. Onun pek sıradan biri olmadığını çok geçmeden anlıyoruz. Zira kendisi aşık olduğu kadın, yani Jennifer uğruna Meksika sınırından kaçak yollarla Amerika’ya girecek kadar çılgın biri. Bir konteynerin içine hapsedilmiş bir şekilde, kim bilir kaç gün boyunca aç susuz geçirdiği yolculuk sonunda hiçbir şey olmamış gibi sevdiği kadına koşan bu adamı elbette çok tuhaf buluyoruz. Fakat biraz tanımaya başlayınca Fernando’nun hayalleri uğruna her şeyi yapabilecek biri olduğunu anlıyoruz. Başlangıçta hiç sahici gelmeyen bu adam, zamanla daha da inandırıcılıktan yoksun bir portre çizmeye başlıyor. Her şeyi uçlarda yaşayan bu adamın motivasyonunun kaynağını da tam olarak anlayamıyoruz. Saplantılı derecede tuhaf davranışlarda bulunan bu adamın sevdiği kadın için mi bunları yaptığını yoksa hep hayali olan Amerika’da bir dans topluluğuna katılma arzusuyla mı yola çıktığını bilemiyoruz.

Jennifer vs. Fernando

Fernando, daha önce sınır dışı edilmesine rağmen cüretkarca şeyler yaparken Jennifer ise onun için tam anlamıyla dağları aşan bu adamı etrafındakilerden gizlemek için var gücüyle çabalıyor. Anlayacağınız kadın da erkek de hiç normal davranışlarda bulunmuyor. Zaten ikisinin de normal bir hayatı yok! Biri zenginlik dolu bir dünyada kapana kısılmışken belli ki hiçbir zaman istediği şeyleri yapamamış bir kadın; diğeri ise fakirlikten kurtulup hayallerine kavuşmak için her yolu deneyen bir adam… Başlangıçta asıl karakterimizin adam olduğunu düşünsek de aslında filmin çoğunda Jennifer’ın peşine takılıp ortadan kaybolan Fernando’yu arıyoruz. Evet, Fernando ortadan kayboluyor, hem de kendi isteğiyle… Adam, uğruna ölümü göze aldığı kadını adeta basit bir mesajla terk ediyor. Ve bu sefer işler tersine dönüyor, Jennifer fellik fellik Fernando’yu aramaya başlıyor. Böylece biz de bu ikilinin nasıl tanıştıklarına, neler yaptıklarına, ne kadar zamandır birlikte olduklarına dair bir takım bilgiler öğreniyoruz. Tabii ki bir yandan da Jennifer’ı yavaş yavaş tanımaya başlıyoruz.

Fakat film, aslında birbirine taban tabana zıt olan bu iki insanın nasıl olup da birbirlerine böylesine delice aşık olduklarına dair hiçbir şey söylemiyor. Hayırseverlik kisvesi altında sosyetik yaşantısı içinde gününü gün eden Jennifer, kendi camiası tarafından adeta ötekileştirilmiş bir ırka mensup olan fakir bir gence neden aşık olur? Yahut genç bir adam, yaşıtı olan onca güzel kız yerine kendinden yaşça büyük bir kadına neden tutulur? Filmin temelini oluşturan bu önemli sorular, maalesef tamamen es geçiliyor. Jennifer, Fernando’ya gerçekten aşık mıydı? Yoksa onda yaşayamadığı gençliğini ve kaybettiği özgürlüğünü mü buluyordu. Fernando, Jennifer’ı gerçekten sınırı kaçak yollarla aşacak kadar seviyor muydu? Yoksa hayallerine ulaşmak için Jennifer’ı kullanıyor muydu? Maalesef bu minvaldeki tüm soruların cevapları, seyircinin hayal gücüne bırakılmış. Elbette film bize bazı ipuçları veriyor ama bu ipuçları ne karakterleri yeterince tanımak ne de onların sıra dışı aşklarını anlamak için yeterli gelmiyor. Bunun yerine film, sadece “yanlış” bir aşkın “yanlış” sonuçları olabileceğine odaklanmayı tercih ediyor.

Politik Bir Aşk Hikayesi

Filmin aynı zamanda senaristi de olan yönetmen Michel Franco, tıpkı yarattığı karakterler gibi kafası karışık bir senaryo ortaya koyuyor. Aslında yönetmenin alışılagelmiş dramatik anlatıların aksine, karakterlerin arasındaki bağı diyaloglardan ziyade bedensel dil ve mekan kullanımı üzerinden inşa etmesi oldukça etkileyici diyebiliriz. Mesela çiftimiz, Amerika’da Jennerifer’in evindeyken henüz ilişkilerinin başındaymış gibi nazik ve ölçülüler. Sevişmeleri bile son derece nahif bir şekilde gerçekleşiyor. Ama Meksika’da birlikte yaşadıkları evde, bir anlamda gizli yuvalarında çok daha özgür, çok daha rahat ve çok daha cüretkarlar. Hatta vahşice seviştiklerini bile söyleyebiliriz. Jennifer’ın iş yaşantısındaki duygusuz duruşlarının Fernando ile baş başa kaldığında nasıl değiştiğini gözlemleyebiliyoruz. Öte yandan Fernando’nun Amerika’daki insanların yanında daha çekimserken Meksika’daki arkadaşlarının yanında çok daha özgüvenli olduğunu görebiliyoruz. Yönetmen, karakterlerinin mekanlar ile ilişkisini çok başarılı bir şekilde kuruyor buna şüphe yok ama ortada üzerine konuşabileceğimiz bir hikaye yok.

Zaten bu filmi sadece bir aşk hikayesi olarak da düşünmemek gerekiyor. Farklı ülkelerden, farklı ırklardan iki insanın imkansız aşkına odaklanıyormuş gibi görünen filmin, alt metnine göz attığımızda sanki iki ülkenin, yani zengin ve güçlü Amerika’nın fakir ama tutkulu Meksika ile olan ilişkisine dair bazı şeyler söylemeye çalıştığını hissediyoruz. Politik mesajları kör göze parmak misali değil, sezdirmeden vermeye gayret etse de politik olmaktan kurtulamayan film, belki de politik tarafının bu kadar ağır basması yüzünden de etkileyici bir insan hikayesi anlatmayı beceremiyor. Zira daha öncede dediğimiz gibi derinlemesine işlenmeyen bu karakterlerin hem geçmişlerine dair hem de birbirileriyle tanışmalarına dair pek bir şey bilmiyoruz. Ve film ilerledikçe yönetmen bu ikilinin ilişkilerine dair anlatıyı güçlendirmekten ziyade mesajlarını araya sıkıştırma kaygısıyla boğuştuğu için ne bu ikilinin ilişkisiyle bir bağ kurabiliyoruz ne de verilen mesajların etkisini hissedebiliyoruz.

Parça Parça Edilmiş Bir Günlük

Film, birbirine çılgınlar gibi aşık olan bu ikilinin hayatından kesitler sunarak ilerliyor. Bunu yaparken de bazen kadının bazen erkeğin bakış açısından olayları anlatıyor. Fakat bunu dengeli bir şekilde yapmıyor. Mesela ilginç bir hayata sahip olan Fernando’yu tek başına çok az görüyoruz; onu çoğunlukla Jennifer ile birlikteyken izleyebiliyoruz. Elbette bu tercihin birçok sebebi olabilir. Bu durumdan yola çıkarak, Fernando’nun ancak Jennifer ile birlikte var olabileceğini, aksi takdirde hayatın çarklarının arasında ezilip gideceği yargısını çıkarabiliriz. Fakat yaratıcı sebeplerin dışında bu durumun mecburiyetten doğmuş olması da çok olası. Zira gerçek hayatta da bir balet olan Isaac Hernández’in oyunculuk anlamında pek bir tecrübesi olmadığı gibi mahareti de yok. Maalesef bunu film boyunca sürekli hissediyoruz. İşin kötüsü, böyle bir role seçilmesinin belki de en önemli sebebi olan dans yeteneğine de filmde pek şahit olamıyoruz. Film boyunca bize sürekli Fernando’nun dans yeteneğinden bahsediliyor ama birkaç prova dışında pek bir şey sunulmuyor. Anlayacağınız duygularını aktarmakta zorlanan Isaac Hernández, dans yeteneklerini de paylaşamayınca olur olmadık yerlerde tişörtünü çıkarıp kendini sergilemekten başka bir şey yapamaz bir hale geliyor. O buz gibi suratıyla Jessica Chastain, Jennifer rolü için biçilmiş kaftan gibi gözükse de onun da oyunculuk anlamında etkili bir performans sergilediğinden bahsetmek pek mümkün değil! Zaten senaryoda altları doldurulamayan bu karakterler, bir de kötü oyunculuklarla hayat bulunca filmin seyri keyfi iyice düşüyor.

Her ne kadar hikayenin başı ve sonu hakkında bize hiçbir şey sunmamayı tercih etse de yönetmen, bir günlüğün parçaları rastgele okunuyormuş gibi bölük pörçük bir şekilde inşa ettiği zaman akışıyla seyirciyi sıkmamayı başarıyor. Hikayenin en can alıcı noktası olan Meksika’daki finale yaklaşırken ise film hiç beklemediğimiz bir noktaya evriliyor. Yönetmen, aşk gibi güçlü bir duygunun nefrete nasıl dönüşebileceğini, bir zamanlar canımızı vereceğimiz insanlara nasıl düşman olabileceğimizi çarpıcı bir şekilde anlatıyor. Açıkçası filmin bu final sekansını filmin genelinden ayrı tutmamız gerekecek kadar çarpıcı bir atmosfer inşa ediyor. Ama maalesef sürekli gelgitler içinde gösterilen ve layıkıyla anlatılamayan bir adamın, mülayim bir aşıktan azılı bir psikopata dönüşmesi pek ikna edici gelmiyor. Ayrıca Michel Franco, finaldeki bu başarısını filmin geneline taşıyamadığı için böylesine etkileyici bir final de heba olup gidiyor.

Ezcümle “Dreams”, politik bir atmosferde yeşermeye çalışan imkansız bir aşkı ele alış biçimiyle övgüyü hak etse de karakterlerini derinleştiremeyen ve derli toplu bir hikaye anlatmayı beceremeyen yapısıyla vaatlerinin çok altında kalıyor. Ne ilişkiler üzerine akılda kalan bir laf edebiliyor ne de göç ve aidiyet duygusunun insanlar üzerindeki etkisini mercek altına alabiliyor.

Filmin Türkçe Alt Yazılı Fragmanı

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir