Bilmesek Daha İyiydi: “DISCLOSURE DAY” (2026)
İnsanlığın evrendeki yalnızlığına dair sessizlik bir gün bozulduğunda, bildiğimiz Dünya da değişir mi? Yönetmen Steven Spielberg, “Disclosure Day” (İfşa Günü, 2026) filminde bu kırılma noktasının yarattığı sarsıntıyı beyaz perdeye taşıyor. İnsan dışı akıllı bir yaşamın varlığına dair sırrın ifşa edilmesini ve toplumun uğradığı psikolojik çözülmeyi merkezine alan film, bilim kurguyu gerilim estetiğiyle harmanlıyor. Sadece bir yüzleşme hikâyesi sunmakla yetinmeyen “Disclosure Day”, aynı zamanda kolektif güven duygusunun çöküşüne ve inancın sorgulanmasına dair bir panorama da sunmaya çabalıyor.

Acaba Yalnız mıyız?
Bu koskoca evrende, bizden başka bir canlı var mı? Buna kesin bir cevap veremeyiz. Ama hiç şüphesiz her insanoğlunun merak ettiği bu sorunun cevabını, bazı meraklı ruhlar daha çok ciddiye almış ve cevabını bulmak için canını dişine takmıştır diyebiliriz. Uzaylıların varlığını ispatlamayı kendini şiar edinen ve Antik Çağ’dan beri aslında uzaylıların insanlarla temas halinde olduğunu iddia eden Erich von Daniken’in 1968 yılında yayınlanan “Tanrıların Arabaları” kitabı, uzaylıların popüler kültürde kapladığı yerin en önemli sebeplerinden biridir. Bu kitap, her ne kadar bilimsel çevreler tarafından kabul görmese de tarihi mitleri ve arkeolojik gizemleri harmanlayarak kitlelere oldukça ilginç bir bakış açısı sunar. Ama öte yandan meseleye sadece komplo teorileriyle yaklaşan birçok anlatının olduğunu da görmezden gelemeyiz. Uzaylılar tarafından kaçırıldığını iddia eden insanlar da hiç azımsanacak gibi değildir.
Üstelik geçmişten günümüze defalarca ele alınan, Amerika Birleşik Devletleri’nin Nevada eyaletinde bulunan ve gizli bir askeri üs olan “Area 51” ile anlatılanları sağır sultan bile duymuştur. Bu üste, Dünya’ya düşen uzay gemilerinin saklandığı, hatta uzaylılara ait bedenlerin incelendiği yıllar boyunca farklı zamanlarda ve farklı kişiler tarafından iddia edilmiştir. Bu konu üzerine birçok araştırma yapılmış, kitaplar yazılmış ve filmler çekilmiştir. Hatta bu konu, Atari Games’in 1995 yılında önce atari salonlarında, 1 yıl sonra da PC ve PlayStation gibi sistemlerde oyunseverlerle buluşturduğu meşhur “Area 51” oyununa ilham olmuştur. Soğuk Savaş döneminden beri hep gizemini koruyan bu mesele, aradan geçen onca yıla rağmen güncelliğini yitirmemiş gibi gözüküyor. Zira şimdiye kadar uzaylılar dendiğinde akla gelen “Close Encounters of the Third Kind” (Üçüncü Türden Yakınlaşmalar, 1977) ve “E.T. the Extra-Terrestrial” (1982) gibi önemli filmlere imza atmış olan Steven Spielberg, “Disclosure Day” ile bu kez “Area 51” ile ilgili komplo teorilerini kendi penceresinden ele almayı tercih ediyor.

Uzaylılarla Kafayı Bozmuş Bir Yönetmen
Steven Spielberg için kariyerinin en başından beri uzaylılarla kafayı bozmuş biri desek yanılmış sayılmayız. Zaten sinema tarihine şöyle bir baktığımızda bu konuyla ilgili ilk akla gelen filmlerin, hep onun parlak zihninden ve maharetli ellerinden çıktığını görüyoruz. Tabii onun filmografisinde “War of the Worlds” (Dünyalar Savaşı, 2005) gibi hatırlamak istemeyeceğimiz kadar pespaye örnekler ya da “Indiana Jones and the Kingdom of the Crystal Skull” (Kristal Kafatası Krallığı, 2008) gibi uzaylıların zoraki kendine yer bulduğu eklektik maceralar da mevcut. Yönetmenin bir anlamda bilim kurgu anlamındaki ilk başyapıtı diyebileceğimiz “Close Encounters of the Third Kind”, bir istila ya da mücadele hikâyesi yerine barışçıl ve diplomatik teması merkezine alan bir film olarak öne çıkıyordu. İnsanoğlunun bilinmeyene duyduğu merakla karışık hayranlığı muhteşem bir görsellikle anlatan bu filmden neredeyse yarım asır sonra usta yönetmen yine bir uzaylı filmi ile çıkageliyor. Fakat bu sefer, ne yazık ki o büyük ustanın dokunuşlarını görmek pek mümkün değil!
Bugüne kadar belki uzaylıların görünüşleri konusunda değil ama uzaylılar ile ilgili ilginç ve yaratıcı fikirler sunmayı başaran Steven Spielberg, en kötü filminde bile uzaylıların hikâyesini insanların hikâyesiyle harmanlama konusunda samimi ve inandırıcı olmayı başarmıştı. Fakat “Disclosure Day”, neresinden tutarsanız tutun elinizde kalacak bir öykü ile bizi resmen hayal kırıklığına uğratıyor. Tabii burada sadece Steven Spielberg’i suçlamak da doğru değil. Zira o, filmin öyküsünü kaleme alırken onun gedikli senaristi David Koepp de senaryoya imzasını atıyor. Kariyerinde bir tutarlılık bulmakta zorlandığımız David Koepp, kimi zaman etkileyici filmlerin arkasındaki isim olurken kimi zaman da burun kıvırdığımız büyük bütçeli yapımların senaryosuna mühür basan kişi oluyor. Son zamanlarda özellikle “Jurassic World: Rebirth” (2025) ile ortaya koyduğu kötü senaryonun akıllardan çıkması zor gibi! Orijinal serinin ilk iki filminin senaristi olarak kendi yazdıklarının kötü bir kopyasını seyirciye sunan Koepp, bu filmde ise şimdiye kadar izlediğimiz tüm uzaylı filmlerinden bir şeyleri alıp ortaya yeni gibi gözüken ama hiçbir yenilik barındırmayan bir harman koyuyor.

Eski Hikâyeye Yeni Kılıf
Bu film ile bize adeta “X-Files” usulü bir hükümet komplosu sunan Steven Spielberg, filmin atmosferini inşa ederken gerçekçi bir ton tutturmak için elinden gelen her şeyi yapıyor. Politik hamleler, bürokrasi ve medya… Devletin “kamera arkası” şeffaf bir şekilde seyirciye yansıtılırken kendimizi çok gerçek ve ciddi bir dünyada buluyoruz. Elbette bunun en temel sebebi, dünyamıza gelen uzaylıların kesilip biçilip incelendiğine dair komplo teorilerini filmin evreninde gerçekçi bir düzleme oturtmak. Fakat uzaylılar tarafından özel olarak seçilen insanlar ya da uzaylıların insanlara hayvan kılığında gözükmesi gibi detaylar çok daha masalsı bir tat ortaya koyuyor. Tüm bu ciddiyet ile büyük bir zıtlık oluşturan “çocuksu” ögeler maalesef bir türlü iç içe geçemiyor. Belki de M. Night Shyamalan’ın elinde muhteşem bir bütünlüğe kavuşacak bu fikirler, maalesef Spielberg’in elinde eğreti bir uzaylı masalının kapılarını aralıyor.
Elbette yönetmenin tek hatası, filmin tonunu tutturmakta zorlanması olmuyor. Aslına bakarsanız, kendisi ne anlatmak istediğine de bir türlü karar veremiyor. Uzaylıların insanlarla temas kurmaya çalışması mı? İnsanların uzaylılar üzerinde yıllarca deney yapması mı? Devletin kamuoyunu ilgilendiren bilgileri kendi çıkarları doğrultusunda kullanması mı? Devletin içinden devlete karşı mücadele etmek için çıkan bir grubun yaptıkları mı? İnancı sarsılmış birinin içsel çatışması mı? Yoksa uzaylıların din üzerindeki görünmez etkisi mi? Daha önce defalarca dinlediğimiz bir hikâyenin allanıp pullanıp önümüze konulmasından hiç bahsetmiyorum bile. Dalga geçeceğimiz türden mesnetsiz komplo teorilerinin böylesine büyük bütçeli bir filmde, dünyaca ünlü bir yönetmen tarafından ciddi ciddi anlatılması belki de uzaylılar ile ilgili anlatılacak pek bir şeyin kalmadığını ispatlıyordur, kim bilir. Buna en çarpıcı örnek olarak da filmin MacGuffin’i diyebileceğimiz, insanların uzaylılardan arakladığı ve dolma kalem kutusuna benzeyen “cisim” verilebilir. Ne olduğu, ne için kullanıldığı belli bile olmayan bu şey, çoğunlukla onu kullanan bir insanın başka bir insanın zihnine girip onu kontrol edebilmesini sağlıyor. İnsanlar bunu nasıl keşfetti? Neden sadece bazı insanlar kullanabiliyor? Peki, uzaylılar bu cismi ne için kullanıyordu? Zira bu cismin, başka bir sahnede görünmez olmak için kullanılabildiği gibi jeneratör vazifesi gördüğünü de izledik. Ama bütün bu sorular kimin umurunda ki? Uzaylıların ürettiği gizli bir cisim işte; her şeyi yapabilir!

Seçilmiş İnsanlar ve Kardinal Kuşları
İki koldan ilerleyen hikâye, “seçilmiş” iki kahramanımızın buluşmak için gösterdikleri mücadeleyi ele alıyor. Ama hayatları boyunca sıradan bir yaşam süren Daniel Kellner ve Margaret Fairchild ikilisinin, amansız takiplerden sürekli olarak, hem de kolay bir şekilde kurtulmaları hiç inandırıcı gelmiyor. Öte yandan insanlığın gerçekleri öğrenmesi için hayatlarını tehlikeye atmaktan hiç çekinmeyen bu insanları hiç tanımıyor oluşumuz ise filmle kurduğumuz bağı tamamen etkiliyor. Mesela uzaylılar tarafından neden bu karakterlerin seçildiği sorusu hiç dikkate alınmıyor. Onları özel kılan şeyin, yani seçilmelerini sağlayan özelliğin ne olduğunu bir türlü öğrenemiyoruz. Anlayacağınız üst düzey bir akla sahip olan uzaylıların, koca ülkede kafalarına göre iki küçük çocuğu seçtiğine inanmamız bekleniyor.
Hatta bu yetmiyor, uzaylılar iki çocuğa da seçildikleri gün Kuzey Amerika’nın en ikonik kuşlarından biri olan Kırmızı Kardinal olarak gözüküyorlar. Adını Katolik Kilisesi’ndeki kardinallerin giydiği parlak kırmızı cübbeden alan bir kuş… Neden acaba? Bu da film boyunca üstü örtülü bir şekilde uzaylıları din ile bağdaştırma çabasının bir tezahürü mü yoksa? Uzaylılara inanan bir rahibe ya da insanların uzaylılara tapıp Tanrı’yı unutacaklarından korkan eski bir rahibe adayı… Hristiyanlık özelinde dinin filmde konumlandırılması bile oldukça zorlama bir tablonun ortaya çıkmasına sebep oluyor. Hatta aslında film, bu seçilmiş kişileri birer peygamber olarak göstermekten çekinmiyor. Biri uzaylılar ile konuşacak, onları anlayacak; diğeri ise insanları anlayarak uzaylılar ile insanlar arasında bir köprü vazifesi görecek. Birbirine yardım eden, birbirini destekleyen, hatta birbirilerinin eksiklerini kapatan iki seçilmiş kişi… Yeryüzündeki dinlerin sorumlularının uzaylılar olabileceğine dair enteresan bir gönderme! Tüm bu bakış açısı ister istemez uzaylılar ile ilgili bir filmde insanın Tanrı’ya olan inancını ve din ile olan ilişkisini başarılı bir şekilde ele alan Shyamalan’ın “Signs” (İşaretler, 2002) filmini akla getiriyor.

Uzaylılar Bahane Oyuncular Şahane
“The Crown” dizisinin Prens Charles’ı olarak tanıdığımız Josh O’Connor, bu filmde Daniel Kellner olarak karşımıza çıkıyor. Margaret Fairchild’a ise Emily Blunt hayat veriyor. Belki de filmde kusur bulmakta zorlanacağımız tek şey, onların oyunculukları oluyor. Henüz yıldızı tam olarak parlamamış Josh O’Connor, ilerde kendisini daha fazla göreceğimizin sinyallerini bu filmde tam anlamıyla veriyor. Daniel Kellner karakterinin o kendine has, usul usul ama kararlı kişiliğini ikna edici bir şekilde ete kemiğe büründürmeyi başarıyor. Emily Blunt ise Margaret Fairchild’in bir romantik komedi filminden fırlamış gibi duran o tez canlı ve sıcak kişiliğini, böylesine karanlık bir atmosferde başarıyla konumlandırırken eğreti kaçmamasını da sağlayabiliyor.
Yan rollere baktığımız karşımıza çıkan Colin Firth, Noah Scanlon’un sakin ve tedirgin edici aurasını etkileyici bir performansla perdeye yansıtıyor. Diğer oyuncuların da hakkını yememek lazım. En küçüğünden en büyüğüne tüm rollerde, o role hakkını veren, karakterine nefes aldıran iyi oyuncuların seçildiğini görüyoruz. Steven Spielberg, oyuncularındaki cevheri parlatmayı iyi biliyor. Ama maalesef ondan beklediğimiz filmi bize hiçbir sahnede sunamıyor. Uzun lafın kısası “Disclosure Day”, zaten alıcısı olan eski bir hikâyeyi modern dokunuşlar ve masalsı tatlarla bezeyerek güncellemeyi denese de ortaya şimdiye kadar izlediğimiz uzaylı filmlerinin heyecansız bir kolajını sunmakla yetiniyor.












