Aile Çok Ciddi Bir Müessesedir: “EVIL DEAD BURN” (2026)
Neredeyse yarım asır önce efsaneyi başlatan “The Evil Dead” (1981) filminde karşımıza çıkan Necronomicon Ex-Mortis ya da bilinen diğer adıyla Ölüler Kitabı, dünyanın başına bela olan iblislerin özgür bırakılması sağlayarak Deadite adı verilen, insanları ele geçirerek zombi benzeri yaratıklara çeviren parazit iblis ruhlarla tanışmamızı sağladı. İnsan üstü güçlere sahip olan, zekası ile şaşırtan ve yok edilmesi çok çaba gerektiren bu iblisler, yönetmen Sébastien Vanicek’in ellerinde yeniden karşımızdalar. Yeni serinin üçüncü filmi olma özelliğine sahip olan “Evil Dead Burn” (Kötü Ruh: Cehennem Ateşi, 2026), bize sunduğu ürkütücü ve kasvetli dünyada aile olmak üzerine kolay kolay unutulmayacak bir tablo ortaya koyuyor.

Kötü Ruhlar Aşkına
Sam Raimi’nin yarattığı, kült statüsüne erişmiş olan “Evil Dead” serisi Ash Williams’ın ormanın ortasındaki bir kulübede bulduğu lanetli bir kitabın yarattığı facialara odaklanır. Ash Williams’ın şeytani güçlerle savaştığına şahit olduğumuz serinin son filmi “Army of Darkness” (Karanlığın Ordusu, 1992), kahramanımızı Orta Çağ’a götürerek şövalyeleri ölüler ordusunun karşısına bile dikmiştir. “Evil Dead”, biraz korku ve biraz kara mizahın karışımı ile ortaya ilginç bir harman koyan eğlenceli bir seri olarak kendine has bir hayran kitlesi edinmiş ve üç filmin ardından sessizliğe gömülmüştür. Son filmin üzerinden geçen 21 yılından ardından “Evil Dead” (Kötü Ruh, 2013) filmiyle her şeyin başladığı o kulübeye tekrar döneriz ama bu sefer kahramanımız Ash değildir. Gerçi Ash, 2015 yılından 2018 yılına kadar süren “Ash vs Evil Dead” isimli diziyle tekrar hayranlarının karşısına çıkmıştır çıkmasına ama seri, beyaz perdede onsuz devam eder.
10 yıl gibi çok uzun bir aradan sonra gelen “Evil Dead Rise” (Kötü Ruh: Uyanış, 2023) isimli devam filmi, hikâyeyi kasvetli ormanlardan alıp kaotik şehre taşır. Ama kahramanımız bir kez daha değişmiştir. Karakterler birbirini tanımıyordur, hikâyeleri doğrudan kesişmiyordur ama ikisi de aynı dünyada, aynı iblislerin gazabına uğramış kurbanlar olarak karşımıza çıkarlar. Yeni serinin üçüncü filmi olan “Evil Dead Burn” (2026) ile bir kez daha karakterimiz değişir. Yönetmen Sébastien Vanicek’in ilk uzun metraj filmi “Infested” (2023) filminde de beraber çalıştığı Florent Bernard ile birlikte yazdıkları senaryoda, mecazen parçalanmış bir ailenin hakikaten parçalandığı hem eleştirel anlamda argümanları ile şaşırtan hem de hassas midelere dokunacak kadar sert olan bir korku filmi ortaya koyulur.

Arsız, Sadist ve Alaycı
Yaratıcıları yeniden başlatılan ve şimdilik üç filme ulaşan bu seriye ait filmlerin aynı dünyada, hatta birebirlerine yakın yerlerde geçtiğini söylese de aslında filmler arasındaki tek ortak nokta insanın kanını donduran iblisler oluyor. Bu anlamda “Evil Dead Burn” filminin de seriden tamamen bağımsız bir şekilde izlenebileceğini söyleyebiliriz. Hatta “Evil Dead” evreni ile ilgili hiçbir şey bilmeseniz bile bu filmi anlayabilirsiniz. Zaten filmin gişe düşünülerek bilinçli bir şekilde böyle tasarlandığı ortada. Bu filmde geçmişe dair tüm bilgiler tıraşlanarak “Evil Dead” mitolojisinin son derece hafifletilmiş ve asıl hikâyenin önüne geçmeyen bir versiyonu karşımıza çıkıyor. Geçmişe dair bilgiler hafifletilse de filmin ürkütücü ve tiksindirici tarafında bir hafiflik olmadığını da belirtmek gerekiyor. Aksine belki de şimdiye kadar izlediğimiz en mide bulandırıcı ve en kanlı ölümlere bu filmde tanık oluyoruz. Tüm vahşet dolu sahneler bize büyük bir arsızlıkla sunuluyor; iblisler insanları akla hayale gelmeyecek en sadist şekillerde öldürüyor. Bir korku filmi kisvesi altında sunulsa da “Evil Dead Burn”, insanı korkutmaktan çok iğrendiriyor, tiksindiriyor, midesini bulandırıyor.
Tabii tüm bu vahşet senfonisinin ortasında film, ondan beklediğimiz gibi bizi güldürmeye de çalışıyor. Ama ne yalan söyleyelim, filmin bunu pek başardığını söyleyemeyiz. Kan gövdeyi götürürken aralara serpiştirilmeye çalışılan sözüm ona komik sahneler, beklenmedik anlarda söylenen soğuk esprilerin o tatsız etkisini akla getiriyor. Üstelik yönetmen bu meseleyi tadında bırakmadığı için film boyunca kendimizi kötü bir stand-up gösterisindeymiş gibi hissetmek zorunda kalıyoruz. Aile olmayı becerememiş bu ailenin dramına mı üzülelim, ailenin soyunu kurutmaya and içmiş iblislerin vahşetine mi tanık olalım yoksa tüm bu kanlı dramın ortasında yapılan şakalara mı gülelim? Maalesef formül bir türlü tutmuyor! Yönetmen, ortaya kafası oldukça karışık bir film koyuyor. Yer yer dram, vahşet ve komedi konusunda başarılı sahneler yakalasa da bunu genele yaymakta ve tüm bunları harmanlamakta aynı başarı gösterilemiyor.

Parçalanmış Bir Ailenin Dramı
Aslında film, hicivi iyi kullanan bakışı ile aile mefhumuna, aile olmak üzerine, gerçek sevginin ne olduğuna dair etkileyici dokunuşlar ile hikâyesini ve karakterlerini derinleştirmek için güzel adımlar atıyor. Ama bunları bir adım öteye götürmesi gereken kısımlarda sadece vahşetin dozunu arttırmakla yetindiği için hayal kırıklığı yaratıyor. Yönetmen Sébastien Vanicek, bir yerden sonra tek mekan gerilimine dönüşen filmde hünerlerini sonuna kadar gösteriyor, buna diyecek hiçbir şey yok. Üstelik ormanın ortasındaki bu koca evin her köşesini hikâyeye dahil ederek mekanı çok iyi kullanıyor; her odada, geçmişe ve karakterlere dair bir şeyleri öğrenmemiz konusunda da çok zekice dokunuşlar yapıyor. Ama bu kaçma kovalamaca oyunu uzadıkça mesele sıkıcı bir hal alıyor ve daha önce defalarca izlediğimiz “ev istilası” alt türünün kötü kopyalarından birini izlemeye başlıyoruz.
Elbette bir aileyi, onlar için çok önemli olan evlerinde tanımamız çok parlak bir fikir. Üstelik dışardan muhteşem gözüken bu ailenin aslında içten içe çürümüş olduğuna yavaş yavaş şahitlik etmemiz bu parlak fikri bir adım öteye götürüyor. Ama ya iblisler? Ölüler Kitabı’na dair bilgilerin ya da iblislere karşı savaşan cemiyetin birkaç diyalog ile geçiştirilmesi filmin alt metninin zayıf kalmasına sebep oluyor. Neticesinde insanların bedenlerini ele geçiren iblislere dair bir film izliyoruz, öyle değil mi? Yine de bedenleri ele geçiren iblisler, aile üyelerinin birbirilerine söyleyemediklerini teker teker söylerken ortaya ilginç bir çatışma örneği çıktığını itiraf etmek gerekiyor. Yönetmen, iblislerin insanlarla boğaz boğaza geldiği dış çatışmayı, aile üyelerinin içsel çatışmalarını ekleyerek güçlendirmeyi beceriyor.
Sözün özü “Evil Dead Burn”, 45 yıl önce karşımıza çıkan bir dünyanın bir anlamda devamını ortaya koymaya çalışsa da maziyi pek takmayan yapısı ile “Evil Dead” evreni içinde değerlendirilmeyi pek hak etmiyor. Her şeyi aşırı uçlarda sunarak bir yandan hem gösterişli bir korku dünyasının yollarını arıyor bir yandan da dram ile komediyi aynı potada eritmenin gayretini gösteriyor. Ama ne yazık ki hiçbir şeyi tam anlamıyla yapmayı bir türlü başaramıyor; ne “Evil Dead” evrenine dair yeni bir şey söylüyor ne de bize etkileyici bir hikâye anlatıyor! Serinin altıncı filmi olan “Evil Dead Burn”, ancak bol kanlı ve vahşet dolu sıradan bir korku filmi olabiliyor, hepsi bu.












