İyi Niyetli Bir Ruhun Son Dileği: “THE BIRTHDAY PARTY” (2025)
Miguel Ángel Jiménez, Giorgos Karnavas ve Nikos Panayotopoulos üçlüsünün, Panos Karnezis’in 2007 yılında yayımlanan aynı isimli romanından yararlanarak senaryosunu yazdıkları “The Birthday Party” (Doğum Günü Partisi, 2025), zengin bir Yunan iş adamı olan Marcos Timoleon’un Ege Denizi’ndeki özel adasında kızının 25. doğum gününü kutlamak için bir parti düzenlemesini merkezine alıyor. Uluslararası prömiyerini Locarno Film Festivali’nde yapan ve yönetmen koltuğunda Miguel Ángel Jiménez’in oturduğu film, basit konusunun arkasında bir döneme dair ilginç bir panorama sunarken bir yandan da aile olmak üzerine düşündürücü bir hikâye ortaya koyuyor.

Yıllardan 1975…
Aslında film, hayali bir iş adamını mercek altına alıyormuş gibi gözükse de romandaki karakterin, dolayısıyla filmdeki karakterin de Aristotle Onassis’i akla getirdiği bir gerçek. Marcos Timoleon’un hayatı, 1906 yılında Osmanlı zamanındaki İzmir’de dünyaya gelen ve Kurtuluş Savaşı sonrasında ailesiyle birlikte Yunanistan’a göç eden Aristotle Onassis’in hayatı ile çok ciddi paralellikler gösteriyor. Bunlardan en belirgini de hiç şüphesiz oğlunun bir uçak kazasında hayatını kaybetmesi olarak gösterilebilir. Fakat burada roman yazarının ilginç bir detayı da es geçmediğini belirtmek gerekiyor. Romandaki hikâye, 1975 yılında, yani Aristotle Onassis’in öldüğü yılda geçiyor.
1975… Soğuk Savaş’ın tüm etkisiyle devam ettiği bu yılda, Dünya’da kelimenin tam anlamıyla yer yerinden oynuyordu. İspanya’yı 1939’dan beri demir yumrukla yöneten faşist diktatör General Francisco Franco, 1975’de ölse de Dünya’nın geri kalanını ilgilendiren birçok problem daha yeni başlıyordu. İşte böyle bir zamanda, tek derdi kızı için düzenleyeceği bir doğum günü partisi olan bir adamın hikâyesini izliyoruz. Ama o sıradan bir adam değil! Yeryüzündeki birçok problemde bazen direkt bazen de dolaylı yoldan parmağı olan bir adam… Dolayısıyla düzenlediği doğum günü partisi de sıradan olamaz. Bu, hayatı boyunca kocaman bir servetin gücüyle istediği gibi bir hayat sürmüş, istediği hayatlara son vermiş, hayatın akışını istediği gibi değiştirmiş bir adamın son çırpınışı… Hayatının yavaş yavaş sona yaklaştığını hisseden Marcos Timoleon’un, doğum günü partisini fırsat bilerek istemediği birinden hamile olan kızının hayatına müdahale ederek servetinin ailede kalması yönündeki son girişimi…

Tek Bir Güne Sığdırılan Hesaplaşmalar
Girişindeki kısa bir sahneyi saymazsak, bir buçuk saati aşkın süreye sahip olan film, sadece tek bir günü anlatıyor. Üstelik bunu yaparken hikâyeyi boyutlandırmak, karakterleri daha derin bir yapıya kavuşturmak için flashbackleri de kullanmıyor. Perdede ne görüyorsak sadece tek bir günde, Marcos Timoleon’un kızı Sofia’nın 25. doğum gününde vuku buluyor. Bu bir yandan ilgi çekici bir anlatının kapılarını aralarken bir yandan da büyük bir riski beraberinde getiriyor. Zira daha önce başka hiçbir olay sırasında görmediğimiz bu karakterleri, ilk kez gördüğümüz bu partide tanımak zorundayız. Daha doğrusu yönetmen, bize bu karakterleri tanımamız ve anlamamız için gereken argümanları bir parti süresince vermek zorunda. Aslında başkarakterimiz Marcos’u hem tek başındayken yaptıklarından hem de birçok karakter ile olan diyalogu vasıtasıyla kısmen tanıyabildiğimizi söyleyebiliriz. Zaten insanları aldatmak ve onları manipüle etmek konusundaki maharetlerini de düşündüğümüz de bu karakterin biraz da gizemli kalması iyi bir şey bile diyebiliriz.
Ama filmin uyarlandığı romanda, karakterimizin İzmir’deki çocukluk günlerinden dünyanın en zengin adamlarından biri olduğu şatafatlı yaşamına dair detayların okuyucuyla paylaşıldığı göz önüne getirildiğin de filmdeki Marcos Timoleon’un biraz zayıf kaldığını da belirtmek gerekiyor. Elbette kariyeri boyunca Hz. İsa’dan Vincent van Gogh’a kadar birçok farklı rolde karşımıza çıkan Willem Dafoe’un nevi şahsına münhasır oyunculuğuyla bu karaktere büyük bir albeni kattığı su götürmez bir gerçek. Ama perdede sadece çevirdiği “karanlık” işlerle servetine servet katan ve bu servetini de korumak için “karanlık” işlerden geri durmayan bir adam görüyoruz. Bu yüzden de geçmişini neredeyse hiç bilmediğimiz bu adamla tam anlamıyla bir bağ kurmamız, onu layıkıyla anlamamız pek mümkün olmuyor. Hele Marcos Timoleon gibi karmaşık bir kişiliğe sahip bir adamdan bahsediyorsak, bu mesele daha da önemli bir hale geliyor. Tam bu noktada, Sezar’ın hakkı Sezar’a geçmişe dair bir sahne kullanmadan, sadece mekanlar ve etrafındaki insanlar ile bir karakteri anlatmaya çalışmanın da ne kadar takdire şayan bir iş olduğunu da belirtmek gerekiyor. Hikâyenin bir diğer önemli karakteri olan Sofia ise bizim için tam anlamıyla büyük bir bilinmezlik olarak kalıyor. Şımarık bir ergen mi, yoksa gerçekten zekice planladığı yeni bir hayat için mücadele ediyor? Abisinin öldüğü geceden sonra aradan geçen yıllar içinde nasıl bir değişiklik geçirdiğini bilemediğimiz Sofia’nın ne yapmak istediğini de tam anlamıyla anlayamıyoruz. Öte taraftan sert mizaçlı ve otoriter babasının gölgesinde var olmaya çalışan ve büyük hırsları olan genç bir kızın planları, ister istemez hikâyeye büyük bir dinamizm katıyor. Ayrıca bu sayede yönetmen, merak unsurunu da çok iyi kullanarak bizi bazen şaşırtan bazen de etkileyen bir olay örgüsü inşa etmeyi başarıyor.

Özgürlük ve Yalnızlık Adası
Marcos Timoleon’un kişiliğini anlamamıza dair filmdeki en önemli dokunuş, her an her şeyin birileri tarafından izlendiğine ve dinlendiğine dair bir şüphe yaratılması oluyor. Marcos, istediği insanları gizlice dinliyor ama birileri de gizlice Marcos’u izliyor, onu fotoğraflıyor. Yönetmen de bizi sanki Marcos Timoleon’un konuklarından biriymiş gibi adaya buyur ederken sürekli izleniyormuş hissiyatıyla yaşayan, saplantı derecesinde şüpheci birine dönüşen ve başkalarının özel hayatını hiçe sayacak kadar kuruntulu olan karakterimizin ruh haline ortak etmeyi başarıyor. Film boyunca biz de sanki izleniyormuş gibi hissederken bir yandan da adadaki muhbirin kim olduğunu bulmak için çabalıyoruz. Bu yaratıcı dokunuşların filmin dünyasını zenginleştirdiğine hiç şüphe yok.
Yönetmen Miguel Ángel Jiménez’in bir diğer başarısı da bir adada birkaç kişiyi merkezine alan üstelik oldukça basit gibi gözüken bir hikâyeyi, görsel olarak etkileyici karelerle anlatırken akıcı bir üslup tutturması oluyor. Korfu adasında çekilen filmde “ada” kavramı sadece doğal güzelliklerden ibaret basit bir mekan olarak kullanılmıyor elbette. Ada, doğal güzelliklerin ortasındaki şatafata dair zıtlığı ortaya koyan güzel kadrajlarla insana dair temel bir eleştiriyi alt metinde verirken bir yandan da insanlara güvenmeyen başkarakterimizin karakterine dair nüansları barındırmasıyla da dikkat çekiyor. Ama en önemlisi, tüm güzelliğiyle ve görkemiyle insanı özgür gibi hissettiren bu adanın aslında içindeki herkese, en aşağıdan en tepeye kadar herkese bir zindan vazifesi görmesi oluyor. Bu anlamda adanın, karakterlerimizin sıkışmışlıklarına ve yalnızlıklarına dair başarılı bir metafor olarak kullanıldığının altını muhakkak çizmek gerekiyor.
Anlayacağınız “The Birthday Party”, gerçekten yaşamış tartışmalı bir iş adamından uyarlanmış kurmaca bir karakteri merkezine alırken hem o dönem Dünya’nın içinde bulunduğu duruma dair birkaç kelam etmek istiyor hem de bir baba ve kızın geçmiş hesaplaşmaları üzerinden aile olma mefhumunu irdelemeye çalışıyor. Filmin yapmaya çalıştığı her şeyi yapabildiğini söylemek doğru olmaz. Ama koca bir ömrü ve sonuçlarını tek bir günde anlatmaya çalışırken bulduğu çözümlerle ilgi çekici olmayı başaran film, en çok da Willem Dafoe’un enfes performansı ile hafızalara kazınıyor.












