Yalnız İnsan Merdivendir: “URCHIN” (2025)
Jack London’ın 1902 yılında Londra’nın Doğu Yakası’nda birkaç ay yaşayarak, adeta bir belgeselci gözüyle kaleme aldığı “Uçurum İnsanları” (1903) ve George Orwell’ın kendi deneyimlerinden yola çıkarak yazdığı “Paris ve Londra’da Beş Parasız” (1933) kitapları farklı zamanlarda yazılmış olmasına rağmen birbirilerine çok benzeyen bir tablo sunar. Evsiz ve parasız ve hatta kimsesiz olmanın getirdiği sefaleti, insan onuruna yakışmayan büyük bir fakirliği tüm çıplaklığıyla yansıtan bu kitaplar, şüphesiz her gün yanından geçip gittiğimiz, farkında olmadığımız ya da umursamadığımız evsiz insanların hayatını şöyle bir durup düşünmeye mecbur eder bizi. Belki de o zaman bir evimiz olduğu için şükrederken buluruz kendimizi. Bir evi olmayanın, gidecek kimsesi olmayan birinin nasıl bir hayat yaşadığını tahmin etmek bile çok zordur. Ama “Yalnız insan merdivendir” der Louis Aragon, “hiçbir yere ulaşmayan”. Kayıp bir ruhu, bundan daha iyi anlatan bir dize var mıdır, bilemiyorum.
İşte kariyerindeki ilk uzun metraj filmde Harris Dickinson, tam olarak böyle bir kayıp ruhun tablosunu ortaya koyuyor, hem de ne tesadüf ki hikâye yine Londra’da geçiyor! Senaryoyu da kaleme alan Harris Dickinson’ın “Urchin” (Serseri, 2025) filminde hem Jack London’ın sert ve keskin olduğu kadar etkileyici olan üslubuna hem de George Orwell’ın mesafeli ve gözlemci üslubuna rastlamak mümkün. Ama Harris Dickinson’ın yarattığı Mike karakterinin içsel çatışmasını dışsal çatışmalarla desteklerken kendine has bir üslup bulmayı başardığı da bir gerçek. Yönetmen, evsiz bir insanın yaşadığı hayatı duyguları istismar etmeden ama ruhsuz bir bakışla da bizi perdeden uzaklaştırmadan gerçekçi bir dünya ortaya koyarak anlatıyor. Bu yüzden de onun, henüz ilk filminde Cannes Film Festivali’nde taltif edilmesine pek de şaşırmamak gerekiyor.

Yaşayan ve Sahici Bir Karakter
Daha ilk dakikasından itibaren bizi sert bir filmin beklediğini anlıyoruz. Hayat kadar sert, hayat kadar gerçek bir hikâye… Başkahramanımız Mike, bölük pörçük bir hayat yaşıyor. Bu yüzden onun hakkında öğrendiğimiz şeyler de bölük pörçük bilgilerden ibaret kalıyor. Aslında bu filmin bir eksikliği gibi gözükse de yönetmen, yarattığı bu karakteri daha sahici kılmak adına onun hakkında çok fazla detay öğrenmemizi istemiyor. Zira aslında Mike, özel biri değil. Dışarısı onun gibi insanlarla dolu. O sadece binlerce kayıp ruhu temsil eden sıradan bir kayıp ruh… Ama onun hakkında ne kadar az şey bilirsek bilelim, yönetmen Harris Dickinson, Mike karakterini yaşayan, nefes alan gerçek bir karakter olarak hikâyenin ortasında konumlandırmayı başarıyor. Üstelik karakter ile bağ kurmamız için ona sahte bir şirinlik, gereksiz bir iyilik de yüklemiyor. Mike, zor bir hayat yaşıyor. Evi yok, akrabası yok, en önemlisi parası yok. Nereyi bulursa orada yatıyor, ne bulursa onu yiyor. Böyle bir hayat yaşayan birinin normal olmasını beklemek çok adaletsiz bir yaklaşım olur. Mike, hayatta kalmaya çalışıyor. Dolayısıyla onun hayatta kalmak için her şeyi yapabileceğini de çok geçmeden anlıyoruz. Zaten için de bulunduğu koşulları görünce de onu yargılamaktan vazgeçiyoruz.
Elbette böylesine yaşayan ve sahici bir karakter yaratmak yönetmen Harris Dickinson kadar, bu karaktere hayat veren Frank Dillane’ın başarısından kaynaklanıyor. Daha önce “Harry Potter and the Half-Blood Prince” (Harry Potter ve Melez Prens, 2009) filminde Tom Riddle’ın küçüklüğünü canlandıran, birçok filmde ve dizide küçük rollerde karşımıza çıkan Frank Dillane, belki de kariyerindeki en önemli role bu film sayesinde kavuşuyor. Hatta ondaki cevheri ortaya çıkaran, bir oyuncu olarak adından söz ettirmesini sağlayacak olan Mike rolü ile Cannes Film Festivali’nin “Un Certain Regard” bölümünde “En İyi Aktör” ödülünü bile kazanıyor. Ama bu bir tesadüf değil. Frank Dillane, öylesine sahici bir performans ortaya koyuyor ki çoğu zaman perdede sanki gizlice çekilmiş Mike’ın yaşamını izliyormuşuz gibi hissediyoruz. Hiçbir abartıya başvurmadan, yürüyüşünü, insanlar karşısındaki hareketlerini ve konuşma biçimini tasarlayan oyuncu, sokakta yaşayan herhangi bir “Mike”ı bayağı bir taklitle değil tamamen özümseyerek ve yeniden yaratarak perdeye taşıyor.

Gözlem ve Sorgulama
“Urchin” filmi basit bir gözlemden ibaret değil, aynı zamanda insanlığa dair çarpıcı bir sorgulama! Evet, Mike’ın yaşadığı sefalet dolu hayatı çok yakından gözlemleme şansına erişiyoruz. Ama bununla birlikte bu hayatı, yani var olmaya çalışan insanın hayatının da sorgulanmasına şahitlik ediyoruz. Mike’ın gelgitlerle dolu olan hayatı, bir gün cüzdanının çalınması ile yeni bir kırılma noktası yaşıyor. Zaten çok az olan parasının da gittiği için çok öfkelenen Mike, soluğu cüzdanını çaldığını düşündüğü arkadaşı Nathan’ın yanında alıyor. Nathan da Mike ile aynı kaderi paylaşan kayıp bir ruh, köksüz bir insan. Yönetmen Harris Dickinson’ın hayat verdiği Nathan karakteri ile Mike arasında aniden vuku bulan ve sokak köpeklerinin kavgasını anımsatan arbede, insanın bu hayatta ne kadar alçalabileceğine dair filmde karşımıza çıkan basit ama çarpıcı sahnelerden sadece bir tanesi. Ama bu sahnenin asıl önemi, Mike’ın bu kavga sayesinde bir iş adamı ile tanışması oluyor. Aslında bu tanışma filmin, insanlığa dair yaptığı en büyük eleştirinin de kapılarını açıyor. İş adamının iyi niyetli olduğuna dair hiç bir şüphemiz yok ama onun toplumdan kopuk bir hayat sürdüğü de bir gerçek. Politikacıların toplumu anlamadığından dem vurup yatacak yeri bile olmayan bir adama televizyondaki haberleri takip edip etmediğini soruyor. Yemek alacak parası olmayan bir adama, büyüyen işiyle ilgili ayrıntılar veriyor. Ve nihayetinde Mike’a yardım edip yemek almak isterken hiç beklemediği bir şekilde Mike tarafından tartaklanıp soyuluyor.
Sonrası Mike için tanıdık bir tablo; hapse girmesi, uyuşturucudan temizlenmesi ve şartlı tahliye ile salıverilmesi… O an ilk kez oluyormuş gibi yaşadığı bu anı Mike, kim bilir daha önce kaç kere yaşadı. Zaten film de bize, bu kaybetmiş insanın her defasında daha da dibe battığı kısır döngüdeki hayatından bir kesit sunuyor. Ya da başka bir ifadeyle, defalarca aynı şeyleri yaşayıp en başa dönen Mike’ın hapsolduğu o döngünün içine kısa süreliğine bizim de girmemizi sağlıyor. Aslında bakarsanız bunu da layıkıyla başarıyor! Yönetmen, bizi bu sefalet dolu hayatın bir tanığı yaparken sadece gözlemci sıfatı ile kalmamızı istemiyor ve bizi bu hayata maruz bırakıyor. Bu yüzden de bir yandan Mike’a kızarken bir yandan onun çektiği sıkıntıları sanki biz çekiyormuşuz gibi hissediyoruz. Bir yandan Mike’a yaşadığı hayattan dolayı üzülüp onun tarafında olmayı seçerken bir yandan da içinde bulunduğumuz bu kasvetli dünyadan bir an önce kurtulmak istiyoruz. Harris Dickinson, başarıyla inşa ettiği bu atmosferi filmin sonuna kadar koruyarak ne yapmak istediğini bildiğini ispatlıyor.

Kendine Ait Bir Yer
Yönetmenin ne anlatmak istediğini bilmesi elbette filmin seyir zevkini arttırıyor. Ama böyle basit gibi gözüken bir hikâyenin, karakterin iç dünyasına dair görselleştirmelerle zenginleştirilmesi, şüphesiz filmin daha derin bir yapıya kavuşmasını da sağlıyor. Kendisiyle, yaptıklarıyla ve geçmişiyle yüzleşemediği için her şeyden kaçan Mike, çoğu zaman kendini doğanın kucağında, yemyeşil ağaçlarla çevrili bir mağarada hayal ediyor. Bu hayaller, Mike’ın sıkışıp kalmışlığına dair bir atıf olarak okunabileceği gibi insanoğlunun en temel gereksinimine, yani barınmaya dair ilkel bir arzu olarak da düşünülebilir. İnsanın başını sokabileceği, kendine ait bir yer… Kendiyle baş başa kalacağı güvenli bir mağara… Zaten Mike’ın başına ne geliyorsa, bir evi olmadığı için gelmiyor mu? Ama ev sadece, dört duvar bir çatı değil, aynı zamanda bir aile demek! Mike’ın anlaşabileceği, ona değer veren insanlarla birlikte olduğu zamanlarda ne kadar farklı birine dönüştüğünü görmemiz aslında onun hayatındaki en büyük eksikliğin sevgi olduğunu gösteriyor. Film boyunca, Mike’ın farklı zamanlarda farklı mekanlarda gördüğü yaşlı kadın da bu sevgi arayışının bir tezahürü olabilir. Belki gerçek annesi, belki de hayalindeki anne figürü, kim bilir…
Ne olursa olsun Mike’ın normal bir hayat yaşamak için çabaladığını görmemek, ona haksızlık etmek olur. Evet, Mike çabalıyor. Ama çabaları pamuk ipliğine bağlı, tıpkı mutluluğu gibi. Kaçmak ona hep daha kolay geliyor. Şartlı tahliye sonrasında hem kalacak bir yer hem de para kazanacağı bir iş buluyor ve ilk yaptığı şeylerden biri kendine yeni kıyafetler almak oluyor. Tam bu sırada karşılaştığı eski arkadaşı Nathan’a sırtını dönüp koşarak dükkandan uzaklaşıyor. Zira Nathan ona eski sefil hayatını hatırlatıyor! Bu sahne, Majid Majidi’nin “Beed-e Majnoon” (Söğüt Ağacı, 2005) filmini akla getiriyor. Filmde bir kaza sonrası kör kalan Yusuf, ameliyat sonrası tekrar görme yetisini kazandığında, ziyaret için gittiği körler okulundaki çocuklara tahammül edemeyip oradan koşarak kaçıyordu. Farklı zamanlarda, farklı ülkelerde, çok farklı dünya görüşüne sahip iki yönetmenin benzer şeyler anlatması… Sinemanın büyüsü de işte burada! Geçmişini unutan, onu yok sayan birinin elbette ilerlemesi pek mümkün değil. Mike da daha iyi bir hayatın hayalini kurarken eski hayatına geri dönmek zorunda kalıyor.

Köksüz Bir Ağaç Masalı
Aslına bakarsanız Harris Dickinson’ın Mike üzerinden çizdiği bu karamsar tabloda ilginç bir şekilde “umut” hep var. En kötü durumda bile umudun var olabileceğini bize gösteren yönetmen, bunu her şey çok güzel olacak gibisinden gerçek dışı bir şekilde değil hayatın kendisi kadar gerçek ve hayatın içindeki sürprizler kadar beklenmedik bir şekilde sunmaya gayret gösteriyor. Başına gelen onca şeye, defalarca kez yaşadığı benzer olaylara rağmen Mike, umut etmekten hiç vazgeçmiyor. Her şeyin daha iyiye gideceğine dair umudunu hep koruyor ve zayıf da olsa bu umudun peşinden gitmeye çabalıyor. İlginç bir şekilde kötü şeyler iyi şeylerin yolunu açıyor ve ardından yine kötü şeyler yaşanıyor. Ama ne zaman düşsek, ayağa kalkmak için uğraşmaz mıyız? Belki Mike, bir köşe başında zavallıca ölüp gidecek ama belki de yeniden ayağa kalkıp bu sefer her şeyi yoluna koyacak, bunu bilemeyiz. Aslında film, bizi bilinmezliklerle dolu bir sonun ardından düşünmeye sevk ediyor. Ne kadar iyi bir hayat yaşarsak yaşayalım, acaba Mike’dan çok da farkımız var mı?
Yönetmen, Mike’ın içinde yaşadığı acımasız dünyayı perdeye taşırken tıpkı Mike gibi mesafeli, durağan ve soluk renklerin olduğu bir atmofer inşa ediyor. İnsanın içini bunaltan bu çerçeveler, Mike’ın geçici dostları ile eğlendiği ve güzel vakit geçirdiği zamanlarda daha canlı renklerle bezeli ve daha neşeli bir hal alıyor. Yani yönetmen, kayıp bir ruhun iç dünyasına mercek tutarken onu daha iyi anlamamızı ve onun duygularını daha iyi hissetmemizi sağlayacak görselliği yaratmayı da ihmal etmiyor. Aslında Harris Dickinson, bize bir masal anlatıyor. Hepimizin bildiği halde bilmemezlikten geldiği bir masal… “Urchin”; sert, acımasız ve gerçekçi bir masal… Yaşamak için en doğru yeri arayan köksüz bir ağacın hazin hikâyesini anlatan bir masal!












