Karınca Yuvasına Çomak Sokan Kız: “COLONY” (2026)

Karınca Yuvasına Çomak Sokan Kız: “COLONY” (2026)


Daha önce “Train to Busan” (Zombi Ekspresi, 2016) ile sadece kendi ülkesinde değil, tüm dünyada adından söz ettirmeyi başaran Koreli yönetmen Yeon Sang-ho, bu filmin devamı niteliğindeki “Peninsula” (Yarımada, 2020) filminden sonra yine benzer bir temanın peşine düşüyor. Yine enfekte olmuş insanlar var karşımızda ama bu sefer beyinsizce sağa sola koşan yaratıklar görmüyoruz. Bu sefer karşımızda kolektif bilinç vasıtasıyla birbirleri ile kusursuz bir uyum içerisinde olan ve kusursuz bir iletişim kuran varlıklardan oluşan bir yaratık topluluğu var. Yönetmen Yeon Sang-ho’nun Choi Kyu-seok ile birlikte senaryosunu yazdığı “Colony” (Koloni, 2026), aslında ana fikir olarak doğada örneklerini gördüğümüz bir gerçekliğe dayanıyor. Hatta film, bilimsel altyapısını tam olarak karıncalar üzerinden temellendiriyor diyebiliriz. Filmde gördüğümüz bu zombi benzeri insanları, birer dev karınca olarak değerlendirmemiz de oldukça mümkün.

İnsanlığın Ötesinde Bir Evrim

Seyircinin bilimsel meseleleri daha kolay algılaması için karıncalarla kurulan bağ, hem filmin bilimsel altyapısını güçlendiriyor hem de mesnetsiz iddialar veya fantastik övgüler yerine bilim-kurgunun imkanlarından en güzel şekilde yararlanılmasını sağlıyor. Öte taraftan işin bilim kısmının tat kaçıracak, hikayeyi boğacak düzeyde kullanılmaması sayesinde aksiyona ve gerilime çok daha fazla vakit harcanabiliyor. Filmin temelini oluşturan bu bilimsel bilgiler basit ama son derece etkili bir şekilde seyirciye verilerek, seyircinin de her şeyi kolaylıkla anladığını hissetmesi ve filmin içine daha kolay girmesi sağlanıyor. Üstelik hikaye farklı koldan ilerlerken aslında bu bilimsel deneylerin nasıl yapıldığına dair ana hikayeyi destekleyen yan hikayelerin de filme koyulması, filmin temellerinin daha sağlam olmasının önünü açıyor. Bu anlamda laboratuvarda maymunlar üzerinde yapılan deneyler sayesinde film, insanın hayvanların hayatını hiçe sayan deney mekanizması hakkında da bazı haklı eleştiriler vermeyi ihmal etmiyor.

Burada belki de filmin en büyük eksiklerinden biri olarak, bu korkunç deneyi yapan kişinin, yani baş kötümüz olan bilim adamı Dr. Seo Yeong Cheol’in bu deneyi neden yaptığına ve bu deneyi yapmadan önce nasıl bir hazırlık içinde olduğuna dair filmde çok fazla argümanın kullanılmaması söylenilebilir. İlk soracağımız şey, bu adam böyle bir şeyi niye yapıyor? Elbette burada film bize birtakım bilgiler sunuyor. Çılgın bilim adamının araştırmasının çalınıp itibarsızlaştırıldığını öğreniyoruz. Elbette bu antagonisti anlamamız için yeterli bir bilgi gibi gözükebilir. Neticesinde kendini tamamen işine adamış birinin beklemediği bir şekilde ve beklemediği biri tarafından çalışmalarının çalınması, bir intikam arzusuyla böyle bir işe kalkışmasına sebep olmuş olabilir. Film ilerledikçe baş karakterimiz ile kötü adam arasında kurulan ilginç bir bağ ortaya çıkıyor ve aslında Seo Yeong Cheol’i motive eden başka bir şeyin daha olduğunu görüyoruz. Kötü adamın babası da geçmişte büyük bir haksızlığa uğramış! Yani hem babasının haksızlığa uğraması hem kendisinin haksızlığa uğraması onun bilim dünyasına olan güvenini tamamen sarsıyor. Fakat kötü adamın geçmişine dair bu hikayeler, aksiyonun ve gerilimin arasına sıkıştırılarak alelacele bir şekilde geçiştiriliyor. Dolayısıyla bu da kötü adamı yeterince iyi tanıyamamamıza, onu yeterince iyi anlayamamamıza sebep oluyor ki bu durum kötü adamı zayıflattığı için filmin de kaçınılmaz olarak gücünü azaltıyor.

Güney Kore’yi Temsil Eden Karakterler

Kötü adamdan bahsetmişken aslında filmin diğer karakterlerine de yeterince yer verilmediğini belirtmek gerekiyor. Hikaye tek mekanda, koca bir binada mahsur kalan kişilerin, yani birbiriyle neredeyse hiçbir bağlantısı olmayan insanların bir araya gelerek oluşturdukları bir ekip üzerinden anlatılıyor. Dolayısıyla elimizde kalabalık bir karakter topluluğu var. Tabii ki bu karakterlerin her biri, filmin hikayesi içinde aynı önem derecesine sahip değil, bu yüzden hepsinin bize detaylı bir şekilde tanıtılmasını bekleyemeyiz. Karakterler, Güney Kore’nin demografik yapısını ortaya koyacak şekilde belli yaş grupları ve meslek grupları çerçevesinde hikayeye dahil edilmiş gibi duruyor. Üstelik kuşku götürmez bir şekilde her bir karakter aslında mesaj verilecek bir konu ya da eleştirilecek bir mesele için seçilmiş gibi hissettiriyor. Bu anlamda oldukça yaratıcı ve etkileyici seçimlerin yapıldığını söyleyebiliriz ama öte taraftan bu karakterlerin filmde kullanılma biçiminin de problemli olduğunu belirtmek gerekiyor. Neredeyse baş karakterimiz Se Jeong dışındaki bütün karakterler, sanki protagonist finale kadar sağ salim gelsin diye filme yerleştirilen birer araç gibi duruyor. Anlatmak istediği şeyleri, vermek istediği mesajları rahat verebilmek için karakterleri hunharca harcayan yönetmen, olayların akışına fazla müdahale ederek samimiyeti ve gerçekçiliği ister istemez zedeliyor.

Çok yaratıcı bir şekilde filme dahil edilen karakterler, örneğin bacakları tutmayan engelli bir kız kardeş ve güvenlik görevlisi abi arasındaki o müthiş uyum, abinin kız kardeşi sırtında taşıması ve bu şekilde binadan kaçmaya çalışması gibi detaylar çok etkileyici. Ancak bir yere kadar hikayeye çok önemli katkılarda bulunan bu karakterler, bir yerden sonra önemsizleştirilip hemen hikayeden tasfiye ediliyorlar. Elbette bununla birlikte, insan ilişkilerine ve toplumdaki ön yargılara dair çarpıcı eleştiriler için bu karakterlerin seçilmesinin de son derece etkili olduğunu söyleyebiliriz. Toplumun engellilere olan umursamaz bakışı ya da yaşlı insanları pek ciddiye almaması çok net bir şekilde işleniyor. Oysa ciddiye alınmayan ve bir anlamda Güney Kore’nin köklü geçmişini sembolize eden yaşlı adamın, diğerlerinin kurtulmasında çok önemli bir paya sahip olması müthiş bir ironi! Zengin iş adamlarının herkesi aşağılayan tavırları, gençler arasında sessiz kişilerin zorbalanması, sağlıksız ilişkiler, bencil davranışlar ve kendi dışında kimseyi düşünmeyen insanlar… Kendini hiçbir konuda riske atmayan polis ve güvenlik güçleri gibi karakterler de cabası! Aslında koca bir bina içinde mahsur kalarak zombi benzeri yaratıklardan kurtulmak için çabalayan bu insanlar, tüm dünyanın kötülükleri arasında var olmaya çalışan Güney Kore’yi temsil ediyor bile olabilir.

Bir yandan da dışarıda onları koruması gereken devlet adamlarının işlerini layıkıyla yapmadıklarını, halklarını ve onların haklarını hiç korumadıklarını, önemsemediklerini net bir şekilde görüyoruz. Polislerin, askerlerin ve kolluk kuvvetlerinin halkı hiç önemsemediği bu düzende, yönetmenin insanlığa dair hiç umudu yok gibi duruyor. Neredeyse karakterlerin arasındaki herkes son derece bencil kişiler; bencil olmayanlar da zaten çabucak ölüyor. Film aslında bir yandan halkın kendi içerisindeki problemlerinden bahsedip onları eleştirirken bir yandan da toplumun üst kesimindeki politikacılara, liyakatsiz yöneticilere ve işini iyi yapmayan polislere dair oldukça eleştirel bir tutum sergiliyor ve lafını hiç esirgemiyor. Bu eleştiriler, hikayenin içerisine başarıyla yedirilirken kör göze parmak misali değil, tam yerinde, tam zamanında ve doğru bir şekilde yapılarak hikayeye büyük katkıda bulunuyor.

İletişimsizlik Çıkmazı ve Mutlak Kaos

Yönetmen aslında insanlığın en büyük problemi olan iletişimsizliği, yanlış iletişimin getirdiği sonuçların ne kadar ağır olabileceğini eleştirirken baş karakterini de elbette buna göre seçiyor. Se Jeong; toplum tarafından dışlanmış, insanlardan uzaklaşmış, doğru düzgün arkadaşı olmayan, onu tek umursayan kişinin eski kocası olduğu yapayalnız bir kadın. Doğru gördüğü her şey için mücadele eden, yanlışlara karşı “dur” diyen oldukça sivri bir kadın olan bu karakter, tahmin edebileceğiniz üzere diğer ekip üyeleri arasında da farklılığıyla hemen öne çıkıyor. Normalde iletişiminin en kötü olması beklenen, insanlarla olan ilişkisinin bozuk olduğu düşünülen bu insan, oradaki tüm herkesten çok daha başarılı iletişim kurarak, insanlarla çok iyi anlaşarak ve bu stresli zamanda herkesi doğru yönlendirerek aslında hepsinden daha iyi iletişim becerisi olduğunu kanıtlıyor. Nitekim iletişimden kaynaklanan bu devasa problemin ortasında, toplum tarafından dışlanan, iletişim becerisi zayıf görülen bu kadının başarılı olması çok çarpıcı bir eleştiri!

Elbette iletişim mefhumu, filmin tamamen bel kemiğini oluşturuyor. Film boyunca, iletişim ve iletişimsizlik üzerine, insanların birbirlerini yanlış anlamaları veya hiç anlamak istememeleri üzerine sarsıcı manzaralar sunuluyor. Bir tarafta internet tabanlı mesaj uygulamaları üzerinden konuştuğun insanlarla kurulan bağ, diğer tarafta birbirleriyle kolektif bilinç vasıtasıyla bağlı olan yaratıklar… Bu durum bizi iletişim üzerine derinlemesine düşünmeye sevk edecek kadar çarpıcı bir dokunuş olarak dikkat çekiyor. İletişim nedir, nasıl olmalıdır, en iyi iletişim biçimi nedir ya da iyi görünen kusursuz bir iletişimin arkasında korkunç sonuçlar olabilir mi? Film tüm bu meselelere dair eleştirilerini alt metine güzelce yedirerek yapıyor.

Filmin görünen tarafında ise bize heyecanı hiç bitmeyen ama bir yandan da ürkütücülüğünü hiç kaybetmeyen müthiş bir hayatta kalma macerası sunuluyor. Bu maceranın aslında en ilgi çekici noktalarından biri, filmin bir tek mekan gerilimi gibi kurgulanması oluyor. Evet, bir yandan bu film için tek mekan gerilimi diyebiliriz çünkü neredeyse bütün film koca bir binada geçiyor. Ama bu koca bina o kadar büyük, kendi içerisinde çıkmazları o kadar fazla ki aslında koca bir labirentin bilinmezliğine evriliyor. Bu yüzden film size o tek mekan geriliminin klostrofobik sıkışmışlık hissini yaşatırken bir yandan da ucu bucağı olmayan koca bir labirent etkisiyle içinde kaybolmuşluk hissiyatını sonuna kadar veriyor. Bu yüzden de “Colony” filminin hem tek mekan gerilimini hem de hayatta kalma savaşını çok iyi bir şekilde harmanladığını ve bizi gerçekten peşinden sürükleyen bir hikaye ortaya koyduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Beklenmedik Dalgalarla Boğuşmak

Yönetmenin hikayeyi ilmek ilmek işlerken ortaya koyduğu tekinsiz ve ürkütücü atmosfer; sanki oradaymış gibi hissetmemizi sağlayacak kadar ikna edici, karakterlerle birlikte o cendereden çıkmak için uğraşıyormuş gibi bizi yoracak kadar inandırıcı bir dünya sunuyor. Enfekte olanların hem zombi hem de bir hayvan-böcek arası ürkütücü hareketleri, korkunç görünümleri ve binanın içindeki her tarafı saran o mukus benzeri salgıları sayesinde koca bir karınca yuvasında geziyormuşuz gibi hissediyoruz. Bu, bir yandan midemizi bulandırırken bir yandan pürdikkat perdeye kilitlendiğimiz etkileyici bir dünyanın kapılarını aralıyor. Elbette böyle koca bir dünya inşa ederken hikayenin tek bir şekilde akması, tek bir karakter üzerinden ilerlemesi doğru olmazdı; bunu iyi bilen yönetmen, karakterleri yer yer birbirlerinden ayırıp farklı gruplar oluşturarak farklı yan hikayeler izlememize de olanak tanıyor.

Hikayedeki düğümlerin karşımıza çıkan küçük meselelerle çözülebileceğini sanmamız, aslında yönetmenin seyircinin ön yargılarıyla oynadığı hoş bir oyuna dönüşüyor. Tam problemler alışık olduğumuz şekilde ilerlerken ve çözümler beklediğimiz şekillerde gelişirken yönetmenin zekice twistleri ile bir anda bizi ters köşeye yatırması kendimizi bir anda hiç bilmediğimiz sularda, hiç beklemediğimiz dalgalarla boğuşurken bulmamızı sağlıyor. Belki de en takdire şayan olan kısım, film bize ne gösterecekse, neyi anlatacaksa ve ilerleyen dakikalarda ne olacaksa, bunların ipuçlarını ve tohumlarını önceden zekice hamlelerle ekiyor. Bunları sanki bir bulmaca çözer gibi sonradan görüp keşfettiğimizde filmden aldığımız zevk daha da artıyor. Bu atmosfer ve aksiyon zinciri inşa edilirken aslında her şeyin mantıksal bir düzende ve yavaş yavaş ilerlediğini, bütün problemlerin mantıklı bir şekilde büyüyen bir kaosa dönüştüğünü görüyoruz. Mutlak bir kurtuluşa giden yolda problemin karlı dağların zirvesinden aşağı yuvarlanan küçük bir kar topu gibi yavaş yavaş büyümesi, seyircinin de bu problemlere adım adım alıştırılmasını sağlıyor. Böylece yavaş yavaş zirveye çıkıp en büyük problemlerle karşılaştığımızı görmek hikayeyi anbean takip etmemizi ve bu maceranın peşinden rahatlıkla gitmemizi kolaylaştırıyor.

Güney Kore sinemasında sisteme, adaletsiz dünya düzenine dair çok başarılı eleştirilere sıkça rastlıyoruz. Ama yaratıklar üzerinden yapılan eleştirilerin çok daha etkili olduğunu ve bu anlamda Kore sinemasında kendine has bir dil oluşturulduğunu da kesinlikle söylememiz gerekiyor. Tam 20 yıl önce seyirciyle buluşan “The Host” (Yaratık, 2006) filminde de yaratıklar üzerinden aslında insanlığa ve düzene dair son derece sağlam eleştiriler yapılmıştı. Yeon Sang-ho’nun çektiği “Train to Busan” ise şüphesiz son zamanlarda bahsettiğimiz bu alt türün en önemli örneklerinden biriydi. Yeon Sang-ho, adeta kendi mirasını sarsılmaz bir inançla devam ettiriyor. Yönetmen kendi sinemasında, aslında kendi açtığı yolda sağlam adımlarla ilerlerken sadece kendi ülkesinin sinemasıyla sınırlı kalmıyor; hem kendi kişisel sinema anlayışını, hem kendi ülkesinin sinema tarihini hem de dünya sinema mirasını başarıyla harmanlayarak “Colony” ile ortaya son zamanlarda izlediğimiz en başarılı sistem eleştirilerinden birini çıkarıyor. Üstelik bu derin eleştiriyi, aynı zamanda oldukça sağlam bir aksiyon ve gerilimle aynı potada eritmeyi de çok iyi beceriyor. Karakter kullanımıyla ilgili bazı kusurlarına, yönetmenin dünyaya ve olaylara fazlasıyla müdahale etmesinden dolayı ortaya çıkan inandırıcılıktan yoksun bazı didaktik anlara rağmen “Colony”, kesinlikle izlenmeye değer bir film olduğunu her dakikasında kanıtlıyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir