İhanet, Kayıp ve Adalet Arayışı: “WOMAN AND CHILD” (2025)

İhanet, Kayıp ve Adalet Arayışı: “WOMAN AND CHILD” (2025)


Ekonomik zorluklar ve borçlar içinde çırpınan ailesini kurtarmaya çalışan bir kadını anlatan “Leila’s Brothers” (Leyla’nın Kardeşleri, 2022) filmiyle adını duyuran Saeed Roustayi’nin Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarışan ve şimdilik en son filmi olan “Woman and Child” (Ceza, 2025), yine parçalanmaya yüz tutmuş bir aileyi bir arada tutmaya çalışan bir kadını merkezine alıyor. Film, kocasının ölümünden sonra iki çocuğunu yalnız büyütmeye çalışan ve yeniden evlenmek için hazırlanan Mahnaz’ın trajik bir kaza yüzünden hayatının altüst olmasından sonra bir yandan adaleti ararken bir yandan da kendini bulması üzerine etkileyici bir aile dramı sunuyor.

Sinemanın Şairleri

Şiirsel bir dil, minimalist bir estetik ve gerçekçi bir felsefe… Kadim bir kültürden beslenen İran Sineması; yokluklara, baskılara, sansüre ve toplumsal dönüşüme rağmen kendine ait bir dil, kendine ait bir dünya yaratmayı başardı. Elbette bu tek bir kişi sayesinde değil, hem ait oldukları topraklardan etkilenen hem kademe kademe inşa edilen bir gelenekten beslenen hem de kendi üsluplarını ortaya koyan birçok yönetmen sayesinde oldu. Mesela İran Yeni Dalgası’nın kapılarını aralayan Dariush Mehrjui’nin “Gaav” (İnek, 1969) filmini unutmak mümkün değildir. Sahip olduğunu inek ölünce aklını yitiren bir köylünün kendini inek sandığı bir film, insanı nasıl böyle derinden etkileyebilir?

Elbette Dariush Mehrjui, ismini anacağımız tek yönetmen değildir. İran Sineması denince akla gelen ilk isim olan Abbas Kiarostami; radikal bir İslamcı olarak başladığı sinema kariyerinde sıkı bir muhalife dönüşen Mohsen Makhmalbaf; İran Sineması’nı dünyaya sevdiren Majid Majidi; her şeye rağmen film çekmekten vazgeçmeyen bir direniş sembolü Jafer Panahi; İran’daki Kürt sinemasının en önemli temsilcisi Bahman Ghobadi ve modern İran Sineması dendiğinde ismi es geçilemeyecek, ülkesine Oscar kazandırmış bir yönetmen olan Asghar Farhadi… Elbette onların çektiği filmler ölümsüzdür, tıpkı onların mirası gibi! Ama zaman değişiyor ve yeni yönetmenler ortaya çıkıyor; bu kaçınılmaz bir gerçek. İşin güzel tarafı, bizi derinden etkileyen bu gelenek yok olmuyor, gelişerek devam ediyor. Bu yüzden yeni nesil modern İran Sineması’nın en cesur temsilcilerinden biri olan Saeed Roustayi’nin ismini, saydığımız bu önemli yönetmenlerden ayrı düşünemeyiz. Zira Saeed Roustayi, hem ustaların kurduğu şiirsel ve minimalist İran Sineması geleneğini devam ettirirken hem de özellikle Asghar Farhadi ile anmamız gereken orta sınıfa dair anlatıları harmanlayan kendine ait bir dil tutturmayı başarıyor.

Çok Uzak Fazla Yakın

Evet, “Woman and Child”, bize İran Sineması dendiğinde aşina olduğumuz bir dünyanın kapılarını aralıyor. Ama aynı zamanda güçlü bir kadını, filmin merkezine koyarak farklı bir hikâye beklememiz gerektiğinin sinyallerini de veriyor. İki çocuklu “dul” bir hemşire… Mahnaz… Ayaklarının üzerinde durmaya çalışırken toplumun önyargılarını tamamen yok sayamayan ama kendi istediği hayatı da yaşamak için çabalayan bir kadın. Fakat o her şeyi idare ettiğini sanarken aslında çoğumuz gibi hayatı kaçırdığının farkında bile değil! Bu anlamda Mahnaz, kadın veya erkek fark etmeksizin herkesin bağ kurabileceği bir karakter diyebiliriz. Güçlü bir hikâyenin merkezinde güçlü olduğu kadar derinlikli de olan bir karakter konumlandırması gerektiğini çok iyi bilen yönetmen, yazdığı senaryoyu karakteri yaşayan, nefes alan sahici bir karaktere dönüştürecek detaylarla bezemeyi çok iyi beceriyor doğrusu. Geçmişi ile ilgili hiçbir şey görmediğimiz, hakkında ancak başkalarının ağzından bir şeyler duyduğumuz bu karakteri birkaç sahne sonra sanki yakınımızdan hatta ailemizden biri gibi çok iyi tanır bir hale geliyoruz. Elbette bu, karakteri bir insanın bulunabileceği her ortamda görebildiğimiz küçük ama büyük bir dünya tasarımı ile ilgili. Ama bununla birlikte iyi yazılmış diyaloglar ve iyi yazılmış yan karakterlerle de ilgili!

Saeed Roustayi’nin karakterleri hem gerçek dünyada yaşamayacak kadar aşırı hem de sürekli gördüğümüz insanlar kadar inandırıcı geliyor. Beklemediğimiz şeyler yapan karakterlerin bir süre sonra ne yapacaklarını, nasıl davranacaklarını tahmin ederken buluyoruz kendimizi. Üstelik bu insanların bize yabancı bir kültüre ait olduğunu da unutmamak lazım. Yönetmen, filmin dünyasını inşa ederken kendi kültürel kodlarını unutmadan evrensel bir dünya inşa etmeyi başarıyor. Ama bu, Doğulu gözüken bir dünyaya Batılı karakterleri yerleştirmek gibi eğreti bir durum değil! Yönetmen aslında bunu, insanlığın ortak mirasını ortaya çıkaran kültürel bir arkeolog gibi yapıyor. Bu yüzden de izleyen herkes bu karakterlerle bağ kurabiliyor. Elbette bunda karakterlere hayat veren oyuncuların da büyük bir payı var. Mahnaz’ı oynayan Parinaz Izadyar, bütün filmi sırtlayacak kadar güçlü bir performansı ilmek ilmek işliyor; Mahnaz’ın hem yakıcı bir nefrete hem de iyileştirici bir şefkate sahip olan git gellerle dolu dünyasını unutamayacağımız bir şekilde perdeye yansıtıyor. Öte taraftan aslında senarist olan, Asghar Farhadi’nin oyuncu olarak sinema dünyasına kazandırdığı ve tıpkı onun gibi Saeed Roustayi’nin de gedikli oyuncusuna dönüşen Payman Maadi ise Parinaz Izadyar’ın karşısında sakin ama gösterişli bir oyunculuk ile filme gerçekten güç katıyor. Mahnaz ile evlenmek isteyen ama sonra onun kardeşine göz koyan Hamid gibi berbat bir adamı, karikatürize “klasik bir erkek” olmaktan çıkaran Payman Maadi, senaryoda çok fazla yer kaplamasa da akıllarda kalmayı başarıyor. Ama filmin belki de en büyük sürprizi Mahnaz’ın oğlu Aliyar’a hayat veren Sinan Mohebi oluyor. İlk oyunculuk deneyiminde, üstelik sadece birkaç sahnede var olmasına rağmen böylesine çarpıcı bir performans sergilemek gerçekten her babayiğidin harcı değildir. Sinan Mohebi’nin gelecek vaat ettiğini görmek büyük bir maharet değil. Asıl maharet onu bu role seçen Saeed Roustayi’nin! Tıpkı çocukları yönetmenin pirlerinden biri olan Majid Majidi gibi Saeed Roustayi’nin de çocukları yönetmek konusunda oldukça mahir olduğunu, kömürden elmas çıkartacak kadar başarılı bir iş ortaya koyduğunu es geçmemek gerekiyor.

Bu Ceza Kime?

Hikâyede tıpkı insanlar kadar mekanlar da önemli bir yer kaplıyor. Mesela Mahnaz’ın oturduğu dairedeki odaların kapıları camdan ya da balkonu odadan ayıran sadece koca bir cam… Bu şeffaf yapı, aslında aile hakkında çok şey anlatıyor. Zira sanki herkesin herkes hakkında her şeyi bildiği bir yer gibi gözüken bu ev, aslında herkesin herkesten sır sakladığı bir yer olarak müthiş bir tezadı da beraberinde getiriyor. Dairenin bulunduğu koca apartman ise modern insanın yalnızlığı üzerine çarpıcı bir tabloyu gözler önüne seriyor. Bu koca apartmanda Mehnaz’ın ya da ailenin diğer üyelerinin bir tane bile komşuyla ilişkisini görmüyoruz. Aslında bu koca apartman, mimari yapısı itibariyle de koca bir hapishaneye benziyor. Tek tipleştirici zihniyete dair bir eleştiri olarak öğrencileri adeta bir doku olarak gördüğümüz okul ise pek de bir eğitim yuvasını çağrıştırmıyor. Bir zindan kapısına benzeyen kapısı ya da karakolu anımsatan müdüriyet bölümü, yönetmenin eğitim sistemine dair eleştirilerini sadece göstererek vermesini sağlıyor. Tam bu noktada çocukların çalıştırıldığı fabrikalardaki düzenden de bahsetmek gerekiyor. Fabrika sahnelerinde, henüz küçük yaşta adeta köleleştirilen bu çocukların, sistemin çarkları arasında yavaş yavaş ezildiklerine ve ezilmeye devam edeceklerine dair çok sarsıcı bir tablo ortaya koyuluyor. Öte taraftan bir hemşire olan Mahnaz’ı sık sık hastanede çalışırken görüyoruz. Hastalara en ufak bir nezaketin gösterilmediği bu yer de soğuk, renksiz ve ürkütücü tasarımıyla dikkat çekiyor. Yönetmen, bağ kurulabilecek kadar sahici karakterlerini gerçekçi olduğu kadar anlam yüklü mekanlarla harmanlayarak estetik bir gerçekçilik elde ediyor.

Filmin en büyük gücü, bir yandan ruhumuza dokunan bir hikâye anlatırken diğer yandan sanki bir hikâye anlatmıyormuş da gerçek hayattan alınan bir kesiti bize olduğunu gibi sunuyormuşçasına “gerçekçi” bir dil tutturması oluyor. “Woman and Child” filminin gerçekçi bir dünyada gerçekçi bir hikâye anlattığına hiç şüphe yok. Ama film, sadece gerçekleri bir tokat gibi yüzümüze vurmakla ilgilenmiyor, aynı zamanda içinde bulunduğumuz dünyaya ve bizi yaşayan bir ölüye dönüştüren sisteme dair eleştiriler de sunuyor. Mahnaz’ın adalet arayışı hukuk sisteminin boşluklarına dair çarpıcı bir tablo ortaya koyarken haylaz oğlu Aliyar’ın okuldan uzaklaştırma alması bizi eğitim sistemine dair düşünmeye zorluyor. Bununla birlikte film; işini kötüye kullananlar, insanların zor durumundan yararlanan fırsatçılar ama en çok da parçalanmış aile kurumu üzerinden eleştirilerini sıralıyor. Ama beyazlar ve siyahların yansımaları yok bu dünyada, grilerin hayatından izler var. Bu yüzden de hiçbir eleştiri ötekileştirici değil, hiçbir eleştiri yıkıcı değil. Yönetmen daha çok insanı anlamaya çalışıyor gibi gözüküyor. Saeed Roustayi, gelenekten beslenirken ondan daha sert ve dinamik bir dil ile ayrılan yeni bir yol tutuyor.

Şüphesiz “Woman and Child”, insanı derinden etkileyen o meşhur İran filmlerini aratmıyor. Ama bu film, geçmişin bir kopyası değil. Bu film, modern dünyanın tatlarıyla tadı bozulmuş kimliksiz bir Doğu masalı da değil. Yönetmen Saeed Roustayi, dağılmaya yüz tutmuş bir ailenin büyük kayıplarla parçalanması ve istenmeyen hayatlarla tekrardan birleşmesi üzerine yeni ve çarpıcı bir masal anlatıyor. Kendini kaybetmiş bir kadının ve kendini bulmaya çalışan bir çocuğun masalı… Kendini, kaybolmuş bir çocukta bulan bir kadının masalı…

Filmin Türkçe Alt Yazılı Fragmanı

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir