Bir Kasabanın Anormal Sırları: “NORMAL” (2025)
“John Wick” ve “Nobody” evrenlerinin mimarı senarist Derek Kolstad ile “Nobody”de elinden her iş gelen o tehlikeli adama, Hutch Mansell’e hayat veren Bob Odenkirk, yönetmen Ben Wheatley’nin dümende olduğu “Normal” (2025) filminde güçlerini tekrar birleştiriyor. Filmde sıradan bir Ortabatı kasabasının huzurlu sessizliğini, geçmişin travmalarından kaçan bir şerif bozuyor. Başarısız bir banka soygunuyla fitili ateşlenen macera, neo-western atmosferini karanlık bir suç dehliziyle birleştirirken seyirciye şu tekinsiz soruyu fısıldıyor: Her köşe başında amansız tehlikelerin gizlendiği bir dünyada, “normal” kalmak ne kadar mümkün?

Aynı Yaratıcının Farklı Çocukları
“John Wick” serisinin aksiyon sinemasının seyrini kökten değiştirdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak bu ekolün peşinden giden onlarca taklitçi türerken seriyi doğuran asıl zihnin de boş durmadığını belirtmek gerekiyor. Serinin ilk üç filmine imza atan, ancak dördüncü yapımda sadece “yaratıcı” sıfatıyla jenerikte kendine yer bulan senarist Derek Kolstad, “John Wick” muadili yeni bir dünya arayışına girerek bizleri “Nobody” (Önemsiz Biri, 2021) filmiyle tanıştırmıştı. 4 yıl sonra devam filmi de gelerek iki filmlik bir seriye dönüşen “Nobody”, öykü yapısı bakımından “John Wick”ten pek de farklı değildi. Bu kez karşımızda genç, yakışıklı ve yalnız bir suikastçı yerine; ailesi, karısı ve çocukları olan, dışarıdan bakıldığında son derece sıradan gözüken ve yaşını başını almış bir baba figürü vardı. Karakterin iç dünyasındaki o nazik adam ile hayatta kalmak için dışarı çıkarmak zorunda olduğu canavar içgüdüleri arasındaki çatışma, başroldeki Bob Odenkirk’ün başarılı performansıyla birleşince ortaya etkileyici bir karakter hikâyesi çıkmıştı.
Açıkçası “Normal” filminin daha ilk dakikalardan itibaren kendimizi adeta “Nobody” evreninden devşirilmiş yeni bir filmin içinde gibi hissediyoruz. Karakterin ismi, geçmiş hikâyesi ve yaşadığı yer değişmiş olsa da Bob Odenkirk’ün oyunculuk tercihleri ve sergilediği davranış biçimleri neredeyse tamamen aynı. Hatta bu yapım için “John Wick” ile “Nobody” filmlerinin bir harmanı demek hiç de yanlış olmaz. Ancak “John Wick” kasvetli, melankolik ve ağır bir atmosfere sahipken bu film, daha eğlenceli ve muzip bir dil kullanıyor. İçinde bolca ölüm ve vahşet barındırmasına rağmen, ölüme yaklaşım biçimiyle en ciddi anlarda bile bizi güldürmeyi başarıyor. Ayrıca film, komedi unsurlarını kullanırken işin suyunu çıkarmıyor ve o ince denge çizgisini koruyarak seyirciye keyifli bir aksiyon-mizah birlikteliği sunuyor.

Normal’e Hoş Geldiniz!
Filmin hikâyesi, Amerika’nın Minnesota eyaletinde yer alan, hayali bir kasabada geçiyor. Kasabanın adı ironik bir şekilde “Normal”. Dışarıdan bakıldığında herkesin ve her şeyin son derece sıradan, hatta sıkıcı olduğu bu kasabaya; travmatik bir geçmişe ve eşiyle sorunlu bir ilişkiye sahip olan kahramanımız geçici olarak şerif atanıyor. Yönetmen Ben Wheatley’nin filmi doğru düzgün bir girizgahla açmadığını, seyirciye karakteri tanıtmakla pek ilgilenmediğini belirtmek gerek. Film, bizi ana karakterin derinliklerinden ziyade “Normal” kasabasının gizemli işleyişiyle yakalamaya çalışıyor. Zaten kasabanın o sahte normalliğinin altındaki pürüzler çok geçmeden kendini gösteriyor; bastırılmış gizemler birer birer gün yüzüne çıkıyor. Ne demişler, gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır! İşler çığırından çıktığında, şerifimiz kendisini amansız bir savaşın ortasında buluyor. Şerif Ulysses, “Nobody” filmindeki Hutch gibi onlarca kişiyi tek başına kolayca pataklayan bir süper kahraman değil belki ama stratejik zekaya sahip, iyi silah kullanan üst düzey bir polis.
Aksiyon sineması seyircisi, her zaman yeni fikirler ve taze dokunuşlar görmek ister. Benzer bir hikâye yapısı kurulsa bile bu şablonun yaratıcı fikirlerle bezenmesi şarttır; aksi takdirde sürekli önümüze getirilen bir cavcav kahvesi tadı vermeye başlar. “Normal” filminde de bir süre sonra ne yazık ki daha önce defalarca izlediğimiz bir şeyi izliyormuş hissine kapılıyoruz. Daha önceki filmlerde kahramanların karşısına dikilen Rus mafyası klişesinin yerini bu kez Japon mafyası, yani Yakuzalar alıyor. Film, aksiyon ve çatışma anlamında bizi doyuracak sahneler barındırsa da işin içine Yakuzaların girmesiyle başlayan arbede beklenen orijinal sonucu vermiyor. Bu dokunuş, filmin kendi içinde yaratmaya çalıştığı atmosfere de uyum sağlamıyor. Geçmiş zamanlarda sıkışıp kalmış vahşi batı kasabalarını andıran bu mekana karşı, Yakuzaların son derece modern ve geleneksel bağlardan kopuk tasviri, filmin kendi dünyasıyla bağdaşmıyor. Oysa filmde oldukça ilginç fikirlerin kullanıldığını görüyoruz. Mesela koca kasabadaki tek “normal” kişilerin, orayı soymaya gelen hırsızlar olması gibi harika bir tezatlık yakalanmışken ve bu durum senaryo için dinamik bir zemin oluştururken potansiyelin hunharca harcanması büyük hayal kırıklığı yaratıyor.

İnandırıcılıktan Uzak Bir Savaş
Üçe karşı koca bir kasaba, hatta sonradan tek bir adama karşı koca bir kasaba şekline dönüşen savaş, böylesine absürt bir film için bile inandırıcılıktan uzak bir tablo çiziyor ve bir süre sonra büyü tamamen bozuluyor. Kahramanımız, yaşını başını almış bir adam olmasına rağmen neredeyse hiç yara almadan herkesi bir şekilde ortadan kaldırabiliyor. Bu durum, “Acaba şerif bu durumdan nasıl kurtulacak?” sorusunu sormamızı engelliyor ve “Nasıl olsa bu adam kazanacak!” duygusuyla seyirciyi filmden koparıyor. Bu yüzden senarist Derek Kolstad’ın bu tanıdık aksiyon formülünü oldukça tembel bir şekilde yeniden ele aldığını ve doğru uygulayamadığını söylemek zorundayız. Film, görsel anlamda başarılı işler ortaya koysa da yani durmaksızın süren bir aksiyon ve bizi peşinden sürükleyen çatışma sahneleri sunma konusundaki vaatlerini yerine getirse de bunları organik bir bağla birleştiremeyip bölük pörçük sekanslar halinde sunmakla yetiniyor. Karakterlere baktığımızda da Bob Odenkirk’in hayat verdiği Ulysses dahil herkes birer stereotip olmanın ötesine geçemiyor. Güçlü karakterlerden bahsedemediğimiz bu noktada, elle tutulur bir hikâye, güçlü bir senaryo bulmak da imkansızlaşıyor.
Aslında “John Wick” ve “Nobody” serilerinde de derin hikâyelerden ziyade, ana karakterlerin imkansız görünen durumlardan sıyrılma mücadelesini izlemiştik. Hatta bu durum artık senarist Derek Kolstad’ın vazgeçemediği imzası haline gelmiş gibi duruyor! Fakat sadece etkileyici dövüşler ve şatafatlı çatışma sahneleri üzerinden seyirciyi yakalamaya çalışan bu tarz, arkasına güçlü bir hikâye desteği alamadığında bir süre sonra albenisini yitiriyor. Yine de yiğidi öldürüp hakkını yememek lazım; senarist tüm bu hengâmenin, mizahın ve aksiyonun arasına kanun, adalet ve kanun adamlarının rolü üzerine insanı düşündürecek replikler ve sahneler serpiştirmeyi ihmal etmiyor; sabun köpüğüne benzeyen hafif havasına rağmen, zekice ve ince göndermeler yapabiliyor.
Hasılı kendi içerisinde büyük sürprizler barındırmayan film, türe hayran olanların daha iyi alternatiflerin yokluğunda izleyebileceği keyifli bir “dolgu malzemesi” olmanın ötesine geçemiyor. “Normal”, gösterişli sahneleriyle bir modern western masalı anlatmayı başarsa da yaratıcısının geçmiş başarılarının kötü bir kopyası gibi durması sebebiyle çok da ciddiye alınmayı hak etmiyor.












