
Halit Refiğ Sinemasına Kısa Bir Bakış ve Hanım (1988)
Türk sineması 50’li yıllardan sonra ivme kazanmıştı. Özellikle 60’larda sosyal politik ortam, sinemada hareketli bir dönem başlatmıştı. Sinema topluma yöneltilen bir eleştiri yöntemi, olumsuzlukları dile getiren bir araç olarak kullanılmıştı. Bu dönemde Türk sineması bir kimlik arayışındaydı. Halit Refiğ ise Türk sinemasının kimliğini, bağrından çıktığı halkın içinde araması gerektiğini düşünen bir sinema yazarıydı.
Bu dönemde Nijat Özön ile birlikte Sinema dergisini yayınlıyordu. Yeşilçam’ı küçük gören batıcı aydınlara karşı çok sert eleştiriler yazıyordu. Ona göre Türk sineması halkın ihtiyaçlarından doğmuştu. Batı filmlerindeki gibi bireysel sorunları göz önünde tutmamış bir halk sanatıydı. Fakat Halit Refiğ sadece yazarak fikirlerini gerçekleştiremediğini düşünüyordu. 1958’de Yaşamak Hakkımdır filminde Atıf Yılmaz’ın asistanlığını yaparak set hayatına girdi. Özellikle ilk filmleri toplumsal gerçekçilik eğiliminde filmlerdi. Filmlerinin ortak noktası köylülerin sorunları, iç göç, sosyal adaletsizlik gibi konuları işlemesiydi.1964 yılında çektiği Gurbet Kuşları filmi Türk sinemasının ilk iç göç filmidir. Ayrıca bu film Halit Refiğ’e Altın Portakal’da En İyi Yönetmen Ödülü’nü kazandırmıştı. Bu film Luchino Visconti’nin Rocco ve Kardeşleri (1960) filmi ile pek çok yönden benzerlik gösterdiği için eleştirilmişti. Fakat Halit Refiğ köyden kente göç olgusunun evrensel bir sorun olduğunu savunarak eleştirileri kabul etmedi. Kaldı ki o dönemde İtalyan Yeni Gerçekçilik akımından etkilenmeyen sinemacı neredeyse yoktu. Türk sinemasındaki toplumsal gerçekçilik de İtalyan Yeni Gerçekçiliği ve Amerikan Gerçekçiliği etkisinde gelişmekteydi. Ancak Halit Refiğ bu tarz filmleri halka inmeyen bir düşüncenin ürünü olarak görüyor, batı özentiliği ile suçluyordu. Onun esas düşüncesi gücünü tamamen halktan alan yeni bir sinema anlayışı geliştirmekti.

Bu bağlamda 1965 yılında halk sineması kavramını ortaya koydu. Daha sonra bu kavram geliştirilerek Ulusal Sinema kavramı olarak adlandırıldı. Türk sinemasının batı sinemasındaki gibi yabancı sermaye, burjuva sermayesi veya devlet desteği yoktu. Sinemayı finanse eden seyirciydi. Bu nedenle üretilen filmlerde Anadolu’nun sanat anlayışını yansıtan halk resimleri, hikayeler, meddah oyunu, orta oyunu ve karagöz gibi unsurlar temel alınmalıydı. Haremde Dört Kadın (1965), Bir Türk’e Gönül Verdim (1969) gibi filmler Ulusal Sinema davasının ilk ürünleri oldu.
70’lerde ise yaşanan siyasi çatışmalar ve televizyonun yaygınlaşması ile halk sinemadan uzaklaşmıştı. Bu durgunluk Refiğ’i farklı alanlarda çalışmaya teşvik etmişti. Öncelikle biriktirdiği fikirlerini Ulusal Sinema Kavgası (1971) adlı kitapta topladı. O dönemde ilk kez uygulamaya konan sinema eğitiminin öncülerinden oldu. Setlerden de çok ayrı kalmadı. Çektiği filmlerde milli ve manevi değerler konusunda titiz davrandı. Toplumun farklı kesimlerini incitmeden, sinemada birleştirmeyi amaçladı.
70’lerin ortasına geldiğinde bir ilke daha imza attı. Televizyonun gücünün farkına varmıştı. Ayrıca kaybettiği dostu Kemal Tahir’e vefa borcunu ödemek istiyordu. Yorgun Savaşçı romanını dizi olarak uyarladı. Böylece Türk televizyon tarihinin ilk yerli dizisi seyirci ile buluştu. Yorgun Savaşçı ve ilerleyen yıllarda çektiği Aşkı Memnu dizileri ulusal sinema bilincinin en çok işlendiği eserleri oldu. Yorgun Savaşçı dizisi 12 Eylül darbesinden sonra yakılarak ortadan kaldırıldı.
Yorgun Savaşçı’nın yakılması ile birlikte hem Türk sinemasında hem de Halit Refiğ sinemasında yeni bir dönem başladı. Sinemacılar batıya yöneldi. Yalnız kalan Halit Refiğ ise psikolojik unsurların ön planda tutulduğu bir anlatım tarzına yöneldi. 1986 yılında çektiği Teyzem insan davranışlarındaki psikolojik nedenleri sorgulayan bir film olmuştu. Bu bağlamda çektiği bir diğer film ise 1988 tarihli Hanım oldu. Bu filmde halüsinatif ölüm duygusunu, şimdiki zamanın kırılganlığı ve nostalji ile harmanlayarak anlatmıştı.

Hanım (1988)
Hanım, 1988 yapımı çağının ötesinde bir Halit Refiğ filmidir. 1989 yılında yönetmenine En İyi Yönetmen ve En İyi 3. Film ödüllerini kazandırmıştır. Yıldız Kenter ve Eşref Kolçak’ın başrollerini paylaştığı bu filmin temeli eski ve yeni değerler arasındaki çatışma üzerine kurulmuştur. Film bembeyaz tüyleri, naif hareketleri ile gönülleri çelen bir hanım kızın görüntüsüyle açılır. Daha sonra nazik hareketleriyle onu kafese koyan Olcay hanımla tanışırız.
Olcay Hanım eski bir İstanbul hanımefendisidir. Hayatta bağlı olduğu tek dostu kedisi Hanım’dır. Bu filmde rahim kanseri olduğunu öğrenmiş, tek başına yaşayan, yaşlı ve varlıklı bu kadının ölmeden önce kedisini sahiplendirme sürecini izleriz. Kedisini sahiplendirme sürecinde evinden çıkarak değişen toplumsal yapıyı anlamaya ve alışmaya çalışır. Eski ve yeni arasında sıkışıp kaldığı için huzursuz olan Olcay Hanım’ın hastalığı ilerler. Ama ölümden korkusu yoktur. Zira ölüm onun için uzun yıllar önce kaybettiği eşine kavuşma zamanıdır. Ölüme direnmesinin sebebi kızından bile daha çok bağlı olduğu kedisini emin bir yere bir türlü yerleştirememesidir.
Filmde Halit Refiğ’in yaşadığı döneme bakış açısını net bir şekilde görmek mümkün. Güzel olan her şey geçmişte kalmıştır. Dostluklar, ilişkiler, insanlar, evler, gemiler, müzikler… O dönemin temel değerleri ise ‘çıkar’ olmuştur. Üstelik yönetmenin gelecekten bir umudunun olmayışını da bu filmde sezinleriz. Karakterlerini gelecek hakkında konuşturmaz. Çünkü Necip Kaptan’ın çatanası hurdaya atılacak, Olcay Hanım ölecek, tahta köşkü satılacak, piyano dersi alan Canan’a annesi çağdaş bestekarları öğretecek ve güzel olan geçmiş geçmişte kalacaktır.
Filmin çekildiği dönem çok enteresandır. Türk sinemasının 90’lardaki dönüşümünden önce 70’lerdeki seks furyası boş vermişliğinden sonraki dönemdir. Filmin genel havasında bir Yeşilçam esintisi sezmek mümkünken; filmin anlatımındaki şiirsel üslupla, içerikle, bazı kısımlardaki tiyatrovari teknik açıla ve tiratlarla Türk sinemasına farklı bir soluk kattığı aşikâr. Aynı zamanda film zamanının ağır akmasına ve psikolojik tahlillere yer vermesine rağmen hiç de sıkıcı olmayan bir anlatım diline de sahip. Yönetmen geleceğe dönük kaygı ve güvensizlik duymaktadır. Bu da onu eski zaman güzellemesine yakınlaştırmıştır. Buna rağmen dönemin cumbalı köşklerinde, İstanbul’un değişen sokaklarında geçen filmdeki mekanları ve kostümleri hayranlıkla seyretmek mümkün. Halit Refiğ’in önceki filmlerine benzerlik gösterse de filmin başından sonuna kadar hâkim olan nostalji duygusu, hayatı ve insan ilişkilerini sorgulaması, karakterlerin kendi bilinçlerini sorgulaması gibi unsurlar filmi diğer filmlerinden ayırmıştır.
Yazar: Ayşenur Özdemir