Fırtınadan Önceki Kaos: “PRESSURE” (2026)

Fırtınadan Önceki Kaos: “PRESSURE” (2026)


David Haig’in aynı adlı oyunundan, “Hotel Mumbai” (2018) filminden tanıdığımız Anthony Maras tarafından beyaz perdeye uyarlanan “Pressure” (Fırtınadan Önce, 2026), Normandiya Çıkarması’ndan önceki 72 saati konu alıyor. Senaryoyu kaleme alan tiyatro oyununun yazarı David Haig ve yönetmen Anthony Maras ikilisi, II. Dünya Savaşı’nın pek bilinmeyen bir hikâyesini perdeye taşırken bir savaş ile ilgili ama içerisinde neredeyse hiç savaş sahnesi olmayan, ilginç olduğu kadar ilgi çekici bir film ortaya koymaya başarıyor.

Karanlık Zamanların Aydınlık Günü

1 Eylül 1939’da Almanya’nın Polonya’yı işgaliyle başlayan ve insanlık tarihinin en yıkıcı savaşı olan II. Dünya Savaşı, 2 Eylül 1945’te Müttefik Devletler’in zaferiyle resmen sona erdi. Bütün bir dünyayı korkunç bir felakete sürükleyen bu 6 yıllık karanlık çağın kaderini değiştiren en kritik hamle ise 6 Haziran 1944 sabahı gerçekleşti. D-Day olarak da bilinen Normandiya Çıkarması’nda Müttefik kuvvetleri, Manş Denizi’ni aşarak Nazi işgali altındaki Fransa kıyılarına tarihin en büyük harekâtını düzenledi. Sisli şafakta kanla yıkanan kumsallar, yalnızca devasa bir askeri sevkiyata değil; Avrupa’nın üzerindeki karabasanı yok edip özgürlüğü getiren görkemli olduğu kadar hüzünlü bir direniş destanına da tanıklık etti.

Üzerinden üç çeyrek asırdan fazla bir zaman geçen II. Dünya Savaşı, belki de sinema tarihinde en çok işlenen konulardan biri oldu. Binlerce film, bu savaşın ardındaki hikâyelere mercek tutmaya çalıştı. Savaşın getirdiği yıkımlar, destansı kahramanlık hikâyeleri, soykırıma varan katliamlar, kaosun ortasında kalan sivillere yapılan yardımlar, bireysel mücadele örnekleri, farklı ülkelerin gözünden meseleye farklı bakışlar, düşman ile cephe dışında yapılan savaşlar, şifreleme sistemlerinin kırılma mücadelesi… Daha neler ve neler… Bugüne kadar yapılan binlerce farklı filmin odağında II. Dünya Savaşı vardı ve buna rağmen hâlâ anlatılmamış hikâyeler karşımıza çıkabiliyor. Mesela bu konuda ilginç bir örnek olarak “Turkish Passport” (2011) filmi verilebilir. Bu belgesel filmde, II. Dünya Savaşı sırasında Avrupa’da görev yapan Türk diplomatların, binlerce Yahudiye Türk pasaportu vererek onları Nazi zulmünden kurtarmasını etkileyici bir dille anlatılır. Anthony Maras imzalı “Pressure” filmi ise tüm dünyanın bildiği Normandiya Çıkarması’nın arkasındaki bilinmeyen bir mücadeleye, savaşın seyrini değiştiren çok önemli bir olaya ve adama odaklanıyor.

Savaşın Seyrini Değiştiren Bir Meteorolog

Akan kanın denizi kızıla boyadığı, kurşun seslerinin tüm sesleri bastırdığı o kıyamet gibi günün ardından umut dolu bir sona ulaşıldıysa bu aslında sadece iyi planlanmış bir harekâtın sonucu değildir. Zaferin tohumları, herkes karşı çıksa da doğru bildiğinden şaşmayan bir bilim adamının sebatında saklıdır. Savaşların bir görünen kahramanları vardır; komutanlar ve askerler gibi… Bir de görünmeyen kahramanlar vardır. Mesela II. Dünya Savaşı özelinde baktığımızda Almanların çözülemez denen Enigma şifreleme sistemini kırmayı başararak savaşın seyrini değiştiren matematikçi Alan Turing gibi… Yahut büyük bir titizlikle planlanan Normandiya Çıkarması’nı kötü hava koşulları yüzünden ileri bir tarihe ertelemesi konusunda Müttefik Kuvvetler Komutanı General Dwight D. Eisenhower’ı ikna eden Meteorolog Yüzbaşı James Stagg gibi… Bir düşünün, uzun zamandır süregelen kötü gidişata dur diyebilecek devasa bir ordunun önündeki tek engel düşman değil, kötü hava şartları! Eğer hava herkesin düşündüğü gibi güllük gülistanlık olursa bir sorun yok ama ya çıkarma günü olarak seçilen tarihte James Stagg’ın dediği gibi fırtınalı bir hava olursa? Bu büyük bir felaket demek. Ama beklemek de düşmanın ekmeğine yağ sürmek anlamına geliyor. Bu yüzden kötü hava koşullarına kimse inanmak istemiyor. Ona şiddetle karşı çıkan onca insana, üstelik ondan daha kıdemli, daha güçlü onca insana rağmen James Stagg, fırtınanın geleceğinden emin; bu yüzden kararını değiştirmiyor, geri adım atmıyor.

Tiyatro sahnesi için yazılmış bir oyun elbette aksiyondan daha çok karakterlere ve diyaloglara bel bağlar. Zaten II. Dünya Savaşı ile ilgili olsa da savaşın en önemli harekâtını değil onun gerçekleşeceği tarihle ilgili alınan kararı işleyen “Pressure” da fiziki çatışmaları değil fikri çatışmaları odağına alıyor. Böylesi bir konu, tiyatro için biçilmiş kaftan olabilir ama ya sinema için? Aslında bakarsanız Anthony Maras, oyunu yazarı ile birlikte sinemaya uyarlarken gösterişli bir tiyatro gibi tasarlıyor. Filmin başındaki ve sonundaki birkaç sahneyi saymazsak bütün hikâye, neredeyse tek bir mekanda geçiyor diyebiliriz. Yönetmen, hiçbir şeyin hava durumu hikâyesinin önüne geçmesine izin vermiyor ve hikâyenin önüne geçebilecek her şeyi tıraşlıyor. Savaşa, gidişata, mevcut duruma dair her şey ana hikâyeyi rahatlatacak şekilde aralara yerleştiriliyor. Bununla birlikte yönetmen belki de filmin kaderini etkileyecek bir karar vererek, önemli karakterleri çok doğru oyunculara emanet ediyor. Özellikle James Stagg’i yeniden ete kemiğe büründüren BAFTA ödüllü Andrew Scott, sizi ekrana kilitleyen muhteşem bir performans sergiliyor. Üstelik ortada abartıdan uzak, az konuşan, son derece sessiz ve sakin bir karakter var. Ama Andrew Scott, bu sıradan gibi gözüken karakteri öylesine doğal bir performansla perdeye taşıyor ki James Stagg’i pür dikkat takip ediyor, hikâyenin varacağı noktayı bilsek bile ne olacak diye merakla bekliyoruz.

Bilinen Ardındaki Bilinmeyenler

Zaten tüm detaylarıyla bilinen bir konuyu, nasıl merak uyandıracak bir şekilde anlatabilirsiniz? Böylesi zor bir görevin altından kalkmak elbette hiç kolay değil. Fakat yönetmen Anthony Maras’ın elinde çok büyük bir güç var, o da bilinen bir hikâyenin ardındaki bilinmeyen detaylar. Bazen büyük zaferlerin arkasında önemsenmeyen detayların gücü saklıdır. Bir meteorolog, koca bir savaşın seyrini nasıl değiştirebilir? Haber bültenlerinin sonunda verilen, insanlar tarafından pek güvenilmeyen hava durumu tahminlerinin, zamanında bir savaşın kaderini değiştirmiş olması mümkün müdür? Kulağa deli saçması gibi gelen bu mesele, aslında filmin en büyük gücünü oluşturuyor. Bunun farkında olan yönetmen, hava durumu tahminlerinin arkasında nasıl bir bilimsel çalışma yattığını göstererek işe başlıyor. Dönemin teknolojik imkanları, farklı noktalardan alınan ölçümler, sağlıklı sonuca ulaşmak için en doğru yollar… Aslında yaklaşık iki saat boyunca perdede bir meteorologun, birkaç gün sonrasının hava durumunu tahmin etmek için yaptığı hummalı çalışmaya şahitlik ediyoruz. Normalde pek de ilginç olmayacak bu mesele, tüm dünyayı etkileyen bir savaşın kaderini değiştirecek bir günün şafağında gerçekleşince oldukça ilgi çekici bir hale geliyor.

Yönetmen hem o dönem yaşayan bir meteorologun nasıl çalıştığı hakkında fikir sahibi olmamızı sağlarken hem de bilimsel bilgilerle kafamızı fazla karıştırmayarak dengede bir yol tutturuyor. Bununla birlikte meseleyi daha derinleştirmek adına farklı düşünen başka bir meteorologu hikâyeye dahil ederek güçlü bir çatışma için de zemin hazırlıyor. Kahramanımız bir yandan ondan farklı düşünen deneyimli rakibiyle uğraşırken bir yandan üst düzey komutanları ikna etmeye çalışıyor, yetmiyor ardında bıraktığı hamile karısının kaldığı hastanenin bombalandığını ve karısının bulunamadığını öğreniyor. James Stagg’in içinde bulunduğu bu zor durum, dış çatışmaların yarattığı baskı ve yanlış bir karar verecek olmanın getirdiği vicdani muhasebenin yarattığı iç çatışmalar karakterlerimizi hikâyede daha görünür kılıyor. Tek bir kurşun bile atmadan girdiği bunca “çatışma” başarıyla inşa edildiği için de oldukça güçlü bir karakter izleyebiliyoruz. Yönetmen ilmek ilmek işlediği bu çatışmaların ortasında karakterini doğru bir şekilde konumlandırmayı iyi beceriyor. Ama belki de bundan daha önemlisi onun yoluna taş koymaya çalışan, onu anlamak için uğraşan ve onu destekleyen yan karakterleri de başarıyla akışa dahil etmesi oluyor. Bu anlamda General Dwight D. Eisenhower’ı canlandıran Akademi ödüllü Brendan Fraser’ın da adının mutlaka anılması gerekiyor. Senaryoda altı James Stagg kadar iyi çizilemese de bu önemli karakter, Brendan Fraser’ın mesafeli olduğu kadar duygu yüklü oyunculuğu ile başkaraktere güç kattığı gibi filme de güç katmayı başarıyor.

Küçük Gibi Gözüken Hikâyelerin Gücü

Ne yapmak istediğini bilen yönetmen, ortaya tutarlı ve vaatlerini yerine getiren bir eser koyuyor, buna hiç şüphe yok. Ama insan, savaş ile ilgili filmde biraz da olsa savaş görmek istiyor. Evet, filmin sonunda Normandiya Çıkarması’na dair bazı sahneler görüyoruz ama bunlar, bir sinema filminden ziyade II. Dünya Savaşı ile ilgili bir belgeselden fırlamış gibi duruyor. Bir savaşın yarattığı yıkımı çarpıcı bir şekilde gösteren bu sahneler teknik olarak başarılı olsa da içerik olarak beklediğimiz etkiden çok uzakta. Öte yandan filmde neredeyse savaşa dair gördüğümüz tüm görüntüler, II. Dünya Savaşı’na ait gerçek görüntülerden oluşuyor. Bu görüntüler renklendirilip restore edilerek filmde sırıtmayacak bir forma sokulmuş olsa da göze batıyorlar. Ve ara ara hikayeyi bölen bu görüntüler filmin inşa ettiği evreni bozarak sanki bir belgesel izliyormuşuz hissiyatı oluşturuyorlar.

Bununla birlikte filmin görsel anlamda başarılı bir dünya inşa ettiğini de vurgulamak gerekiyor. Her ne kadar kısıtlı bir mekanda geçse de dönemin koşullarını iyi yansıtan film; kostümleriyle, kullanılan araç gereçleriyle ve dekor konusundaki titizliği ile hikâyeyi besleyen sahici bir atmosfer yaratmayı başarıyor. Bu sahici atmosfer bir yandan dönemin yaşam koşullarına, askerlerin sahip olduğu imkânlara ve bilim insanlarının çalışma şartlarına tanık olmamızı sağlarken diğer yandan da bir savaşın kaderini değiştirecek bir harekâtın nasıl, nerede ve kimlerle planlandığına dair önemli bilgiler içeriyor. Tüm bu bilgiler ışığında filmin kısıtlı bütçesine rağmen görsel olarak etkileyici bir iş ortaya koyduğunu ama savaş ile ilgili sahnelerin beklentinin altında kaldığını söylersek yanılmış sayılmayız.

Özetleyecek olursak… Tarihte sadece büyük olaylarda değil küçük gibi gözüken olaylarda da olağanüstü hikâyelerin gizlediğine şahit olmamızı sağlayan “Pressure”, sadece II. Dünya Savaşı filmlerini yakından takip edenlerin ilgisini çekecek bir yapım değil. Bununla birlikte film, Normandiya Çıkarması gibi herkes tarafından bilinen bir meselenin gizli kalmış detaylarını gün yüzüne çıkaran ve savaşın kaderini değiştiren konunun derin analizini yapan gerçek bir hikâye olmasıyla da dikkat çekiyor. Bir meteorologun savaşın seyrini nasıl değiştirdiğini görmek, insanın hayata bakışını bile değiştiriyor!

“Fırtınadan Önce” Filminin Türkçe Dublajlı Fragmanı

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir