Göç, Savaş ve Kuşatma Üçgeninde Bir Hayat: “CHRONICLES FROM THE SIEGE” (2026)

Göç, Savaş ve Kuşatma Üçgeninde Bir Hayat: “CHRONICLES FROM THE SIEGE” (2026)


1989 yılında Şam’daki Yermük Filistin Mülteci Kampı’nda doğan Abdallah Al-Khatib, Suriye iç savaşı sırasında doğduğu kampın ağır kuşatma altında kaldığı 2011-2015 yılları arasında insani yardım çalışmalarına destek olmuş, bir yandan da göç, savaş ve kuşatma üçgeninde hayatları zindan içinde zindana dönmüş bu insanların gündelik hayatlarının peşine düşerek kameraya kaydetmiştir. İşte daha sonradan “Little Palestine: Diary of a Siege” (Küçük Filistin: Kuşatma Günlüğü, 2021) belgeseline dönüşecek tanıklığın tohumu da böylece atılmış olur. Ama yönetmen hayatında önemli bir yeri olan bu meselenin peşini bırakmaz ve 5 yıl sonra “Chronicles from the Siege” (Kuşatma Kayıtları, 2026) ile kariyerinin ilk uzun metraj filmine imza atar. Senaryosunu da kendisinin yazdığı bu film ile Abdallah Al-Khatib, Berlin Film Festivali’nde “En İyi İlk Film Ödülü”nü kazanır. Film, kuşatma altındaki insanları günahları ve sevapları ile ele alarak onları bir kahraman yahut bir kurban değil “insan” olarak sunar.

Kuşatma Altında Bir Şehir

Savaşın darmadağın ettiği bir şehir… Burası neresi, bilmiyoruz… Takvimler hangi yılı gösteriyor, bilmiyoruz… Bu insanlar, neden bir kuşatmanın ortasında kalmışlar, bilmiyoruz… Film, bize kuşatma altındaki bir kamptan insan manzaraları gösteriyor. Derdi etkileyici bir hikâye anlatmak ya da siyasi meselelerle kafamızı bulandırmak değil. Gerçeği olabildiğince en net şekilde sunmak. Öyle ki bazen izlediğimiz şey bir kurmaca değil de sanki bir belgeselmiş gibi hissediyoruz. Her şey öyle sahici ki! Üstelik yönetmen bu sahiciliği artırmak için bazen bu insanların hayatını kuşatma altındaki bir gencin eski püskü kamerası vasıtasıyla aktarmayı tercih ediyor. Bu sayede sanki found footage bir film izliyormuşuz hissi daha da artırılıyor. Bununla birlikte bu dokunuş, aslında yönetmenin “tüm bunların bizzat şahidiyim” demesinin de çarpıcı bir yolu.

Filmin doğru düzgün bir hikâyesi olmadığı gibi üzerine uzun uzun konuşacağımız karakterleri de yok. Sadece bedenleri değil ruhları da kuşatma altında kalmış insanların hayatta kalmaya çalışırken verdikleri kararları görüyor; bu insanların aşkı, dostluğu, mutluluğu ve en önemlisi kendilerini aramalarına şahit oluyoruz. Ama bununla birlikte filmde birbirileriyle bir şekilde hayatları kesişen karakterlerin, onlardan uzun uzun bahsedilmemesine rağmen bize çok şey anlatmalarından fazlasıyla etkileniyoruz. Yönetmen, filmi bölümler şeklinde inşa ederken ve her bölümde bir ya da birkaç kişinin hayatına odaklanırken birbiriyle bağlantılı değilmiş gibi duran bu hikâyeleri, birbirilerine sağlam bir şekilde bağlayarak da takdir edilesi bir iş ortaya koyuyor. Film boyunca bombaların ve mermilerin arasındaki sıradan insanların gündelik telaşlarına dair izlediğimiz şeyler, filmin sonunda her şeye rağmen hayatlarını sürdüren insanların sivil direnişine yakılmış sessiz ama akıllardan uzun süre çıkmayacak bir ağıda dönüşüyor.

Zamana Yenik Düşmeyen Bir Film

Elbette filmde gördüklerimizin nerede yaşandığını ve bunları kimlerin yaşadığını gayet iyi biliyoruz. Zaten filmin sonunda, bu konuyla ilgili bilgi veren yazılar da bulunuyor. Ama filmin içinde herhangi bir yer ismi zikredilmemesi, kuşatmayı yapanların kimler olduğunun belirtilmemesi ya da insanları kimlerin öldürdüğünün söylenmemesi aslında filmi hem zamana yenik düşmeyen bir film yapıyor hem de anlattıklarını dünyanın herhangi bir yerine uyarlayabileceğimiz evrensel bir hikâyeye dönüştürüyor. Filmin verdiği mesajlara ve anlatmak istediklerine daha iyi odaklanmamızı sağlayan bu tercihin filmin daha güçlü bir yapıya kavuşmasına sebep olduğuna hiç şüphe yok. Bununla birlikte yönetmen, kendi yurtlarında da kuşatma altında yaşayan Filistinlileri anlamamızı, onların hayatlarının nasıl olabileceğine dair bir fikrimizin olmasını sağlamasıyla da kıymete değer bir çalışma ortaya koymuş oluyor.

Sinemaya olan sevgisini saklayamayan yönetmen Abdallah Al-Khatib, en beklenmedik anda sinema tarihinin önemli filmlerine dair atıflar ve sinemanın önemine dair diyaloglar ile bizi şaşırtmayı da başarıyor. Üstelik bunları hem hikâyeyi bölmeden hem de filmin vermek istediği mesaja boyut katacak kadar zekice yapıyor. Savaş yüzünden harabeye dönmüş binaların arasında insanlıklarını yavaş yavaş kaybeden insanların, tüm zorluklara rağmen insanca yaşamak için verdikleri mücadeleyi etkileyici bir üslup ve çarpıcı bir görsel dil ile perdeye aktarması da filmin anlattıklarını ve anlatmak istediklerini daha kalıcı bir noktaya taşıyor. Bununla birlikte yönetmenin belki de ne büyük başarısı, bunca ölümün ve acının olduğu bir ortamda bizi bazen hüzünlendirip bazen de insanlığımızdan utandırırken yeri geliyor suratımızda bir tebessüme sebep olacak sahneleri de ustaca bu yıkık dökük dünyanın içine yedirebilmesi oluyor. 

Derli toplu bir hikâyesinin bulunmaması ve peşinden gideceğimiz derin bir karaktere sahip olmaması, zaman zaman seyirciyi zorlasa ve filmden kopmasına sebep olsa da “Chronicles from the Siege”, inşa ettiği dünyanın çarpıcı gerçekliği ile bu sorunları aşmayı büyük ölçüde başarıyor. 1971 Nobel Barış Ödülü sahibi olan Almanya 4. Başbakanı Willy Brandt, “Haksızlığa karşı sesini çıkarmayan,” diye başladığı sözünü “haksızlığın güçlenmesine yardım eder” diye tamamlar. Kurmaca kadar sahte ama belgesel kadar da gerçek bir dünya ortaya koyan bu film, sadece Filistinlilerin çektiği acıları perdeye taşıma cesareti gösterdiği için değil, yeryüzünde ezilen tüm halkların sorunlarını bir nebze de olsa anlamamızı sağladığı için de övgüyü hak ediyor. Anlayacağınız “Chronicles from the Siege”, tıpkı hayat kadar sert vuruyor.

“Kuşatma Kayıtları” Filminin Türkçe Alt Yazılı Fragmanı

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir