Sonu Gelmez Kıyamet Klişeleri: “THE DOG STARS” (2026)
İlerleyen yaşına rağmen üretmeye ara vermeyen usta yönetmen Ridley Scott’ın son filmi “The Dog Stars” (Köpek ve Yıldızlar, 2026), ölümcül bir virüs salgınının ardından ıssızlaşan bir dünyada geçiyor. Peter Heller’ın 2012 tarihli aynı adlı romanından Mark L. Smith tarafından senaryolaştırılan bu kıyamet sonrası hikâyesi, eski dünyada bir tamirci olan şimdi ise işinde mahir bir pilota dönüşen Hig’in sadık köpeği Jasper ile birlikte verdiği kırılgan yaşam mücadelesini merkezine alıyor.

Tanıdık Kıyamet Şablonlarının Gölgesinde
“The Dog Stars”, sunduğu post-apokaliptik atmosferle ne yazık ki izleyicinin beklentilerini karşılayamıyor ve daha önce defalarca tanık olduğumuz tür klişelerinin etkisiz bir harmanını önümüze koymakla yetiniyor. Özellikle Will Smith’in başrolünde yer aldığı, yalnız bir adamın sadık köpeğiyle virüs sonrası New York sokaklarında hayatta kalma çabasını anlatan “I Am Legend” (Ben Efsaneyim, 2007) filmini fazlasıyla çağrıştıran film; ilerleyen dakikalarda “The Walking Dead” (Yürüyen Ölüler, 2010-2022) dizisi dışında “Mad Max” (Çılgın Max) serisi, Alfonso Cuarón imzalı “Children of Men” (Son Umut, 2006) ve “The Road” (Yol, 2009) gibi köşe taşı yapımları anımsatan bir rotaya sapıyor. George Miller imzalı “Mad Max”, medeniyetin çöküşünü benzersiz bir anarşiyle sunarken Alfonso Cuarón’un “Children of Men” filmi tükenen insanlığın son umudunu sarsıcı bir gerçekçilikle, John Hillcoat’un “The Road” uyarlaması insanın ahlaki çöküşünü çarpıcı bir kasvetle resmetmişti. “The Walking Dead” ise asıl canavarın salgın değil, hayatta kalan diğer insanlar olduğunu unutulmaz bir şekilde işlemişti. “The Dog Stars” filmine gelecek olursak, maalesef o bu anlatıların hiçbirinin derinliğine erişemiyor.
Filmin ana omurgasını, yakın geçmişte yaşadığımız koronavirüs benzeri bir pandeminin ardından şekillenen varsayımsal bir gelecek tablosu oluşturuyor. Peter Heller’in romanı koronavirüs salgınından çok önce yazılmış olsa da açıkçası film, pandeminin küresel ölçekteki psikolojik ve toplumsal etkisi çoktan bitmişken vizyona girerek yanlış bir zamanlamanın kurbanı oluyor diyebiliriz. Dahası filmde ne salgının biyolojik kökenlerine dair doğru düzgün bir bilgi veriliyor ne de bu sürecin insanlığı nasıl adım adım yok oluşa sürüklediğine dair tatmin edici bir zemin inşa ediliyor. Seyirciye sunulan sınırlı yaşam alanları, dünyanın genel durumuna dair fikir vermekten oldukça uzak kalıyor.

İnandırıcılığını Yitiren Yüzeysel Bir Dünya
Filmin dünyasının inşasındaki en belirgin eksiklik, hayatta kalan toplulukların ve yaşam koşullarının tam anlamıyla mantıksal bir çerçeveye oturtulamamış olması oluyor. Kahramanımız Hig’in metruk bir havaalanında yakıt, tıbbi malzeme ve gıdaya zahmetsizce ulaşabilmesi, tüm bunların kaynaklarını mükemmel biçimde gizlemesi ve koca coğrafyada kimsenin bu imkânların peşine düşmemesi inandırıcılığı ciddi biçimde zedeliyor. Şehir merkezinde sefalet içinde yaşayan ve “hamamböceği” olarak adlandırılan az sayıdaki insanın neden bu şartlara mahkûm olduğu ise cevapsız bırakılıyor.
Bunun yanı sıra kahramanlarımızın önüne çıkan üç farklı “düşman” grubu da ne yazık ki yalnızca birer dekoratif engel olarak kullanılıyor. “Mad Max” evrenini anımsatan, vücutları dövmeli, saçları kazınmış, yamyamlara benzeyen çete; örgütlü yapılarına ve kurallarına dair hiçbir ipucu verilmeden sadece çatışma anı yaratmak uğruna hikâyeye dahil ediliyor. Kırsalda at binen Kızılderililere benzeyen ilkel kabile de benzer şekilde vahşi birer gölge olmaktan öteye geçemiyor. Medeniyetin kalıntılarını korumaya çalışan “sözde cennet” topluluğu ise modern ayrıcalıklarını savunurken diğerlerinden farksız bir ilkel vahşet sunarak, insanın doğası sebebiyle iyi kalamayacağı klişesini yüzeysel bir şekilde tekrarlıyor.

Gerilimi Yok Eden Uçuşlar
Hikâyenin dramatik yapısını ve gerilim dozunu baltalayan en büyük unsur, başkarakterin sahip olduğu küçük pervaneli uçak oluyor. Medeniyetin binlerce yıl geriye gittiği, barbarlığın hüküm sürdüğü böylesi tekinsiz bir dünyada Hig, karşılaştığı her türlü tehlikeden uçağına atlayıp kolaylıkla kaçabiliyor. Benzini neredeyse hiç tükenmeyen ve neredeyse hiçbir mekanik arıza çıkarmayan bu uçak, kahramanlarımızı zorlu kararlardan ve hayati risklerden muaf tutarak hikâyenin tüm tansiyonunu sıfırlıyor.
Büyük bir potansiyel barındıran zengin bir dünyayı perdeye aktarmakta zorlanan senaryo, karakterlerini de bu zayıf dünyada oldukça zayıf bir şekilde konumlandırıyor. Hig rolündeki Jacob Elordi, geçmişte kaybettiği eşinin yasını ve köpeği Jasper’ın ölümüyle tetiklenen arayışını seyirciye geçiremeyen donuk bir performans sergiliyor. Josh Brolin’in canlandırdığı huysuz ihtiyar Bangley, Guy Pearce’nin hayat verdiği çiftçi Pops ve Margaret Qualley’nin oynadığı Pops’un kızı Cima gibi figürler ise birer karton karakter olmanın ötesine geçemiyor.
Hasılı bu melankolik yolculuk; sönük çatışmaları, derinlikten yoksun evren tasarımı ve tanıdık tür şablonlarının tekrarlanmasının ötesine geçemeyen anlatısıyla seyircinin zihninde kalıcı bir iz bırakmaktan oldukça uzak kalıyor. Geniş açılı hava planları ve etkileyici doğa manzaraları görsel bir ferahlık sunsa da yere inildiğinde içi boş kalan anlatı, Ridley Scott’ın artık köşesine çekilme vaktinin gelmiş olabileceğini, ister istemez düşündürtüyor.












