Daha Yüksek, Daha Tehlikeli ve Daha Acımasız: “FALL 2: DEADPOINT” (2026)

Daha Yüksek, Daha Tehlikeli ve Daha Acımasız: “FALL 2: DEADPOINT” (2026)


Jonathan Frank ile birlikte senaryoyu yazan yönetmen Scott Mann, “Fall” (2022) ile tek mekan gerilim filmlerine adeta bambaşka bir boyut getirmişti. 600 metrelik bir televizyon kulesinin üzerindeki “büyük boy pizza” boyutundaki bir platformda mahsur kalan iki kadının, hayatta kalma mücadelesini sadece olabildiğince gerçekçi bir şekilde değil, aynı zamanda tüm handikaplara rağmen oldukça sürükleyici bir şekilde anlatmayı da başarmıştı. İlk filmin başarısından 4 yıl sonra bu kez çok daha yüksek, çok daha tehlikeli ve çok daha acımasız bir macera var karşımızda! Scott Mann, senaryoyu yine Jonathan Frank ile birlikte yazarken “Fall 2: Deadpoint” (Fall 2: Ölümcül Tırmanış, 2026) filminin yönetmen koltuğunu, “Daybreakers” (Vampir İmparatorluğu, 2009), “Predestination” (Kader, 2014) ve “Jigsaw” (2017) filmlerinden tanıdığımız Michael ve Peter Spierig ya da namıdiğer Spierig Kardeşler’e devrediyor. 

İlk filmde talihsiz bir şekilde ölen Shiloh Hunter’ın bu filmde bir efsaneye dönüştüğünü ve arkasında gözü yaşlı kardeşi Jax Hunter’ı bıraktığını öğreniyoruz. Tahmin edebileceğiniz üzere bu sefer ki kahramanımız, ablasının mirasını devam ettirmeye çalışan Jax oluyor. Sadece yerçekimiyle ve doğanın acımasız koşullarıyla değil içindeki “korku” ile de mücadele etmek zorunda kalacak olan Jax, onu bu yolculuğa ikna eden Shiloh’un eski arkadaşı Luce ile Tayland’daki Kwan Dağı’nda 1200 metre yüksekliğe tırmanmak gibi bir hata yapıyor.

İnsanın Doğayla Mücadelesi

Geçmişten bugüne insanın doğa ile mücadelesini gözler önüne seren birçok film izledik. Bu filmler, vahşi doğanın insan iradesini nasıl amansız bir sınavdan geçirdiğini çarpıcı biçimde anlatıyordu. Mesela kanyonda kolu dev bir kayaya sıkışan Aron Ralston’ın gerçek hayatta kalma mücadelesini anlatan “127 Hours” (127 Saat, 2010) ya da kayak merkezinde telesiyejde asılı kalan üç gencin donma tehlikesinin yanında bir de azılı kurtlarla mücadelesini odağına alan “Frozen” (2010)… Karakterlerimiz tüm bu tehlikelerle yüzleşirken doğa; hiçbir merhameti ya da öfkesi olmayan, mutlak bir güç olarak karşımıza çıktı. Ama bu mücadelelerde çatışma yalnızca açlık, soğuk ya da yükseklik gibi fiziksel tehditlere karşı değil, aynı zamanda insanın kendi zihnine karşı da verildi. Elbette “Fall 2: Deadpoint” filminin saydığımız bu filmlerle güçlü akrabalık bağları var. Fakat bu filmler karakterlerini dar alanlara ya da dondurucu bir çaresizliğe hapsederek klostrofobik bir gerilim üretirken “Fall 2: Deadpoint”, uçsuz bucaksız bir dağın yamacında akrofobiyi saf bir dikey dehşete dönüştürerek çok daha sarsıcı bir deneyim sunuyor diyebiliriz.

İlk filmde insan yapımı bir kulenin tepesinde yaşanan dehşete tanık olmuştuk. Bu sefer, kendimizi doğanın tam kalbinde buluyoruz. Elbette bu tercih, filmin yaratıcılarına çok daha geniş bir imkânın kapılarını aralıyor. Zira doğanın hayranlık uyandırıcı manzaralara gebe olmasının yanında acımasızlığı ve tahmin edilemezliği yüzünden hiç beklemediğiniz bir anda cenneti ve cehennemi aynı noktada bulabilmeniz de oldukça olası. Filmin geçtiği yer için Tayland gibi büyüleyici doğal güzellikleri ile öne çıkan bir ülkenin seçilmesi ise tesadüf değil elbette. Kwan Dağı, gerçekte başka bir ülkede var olan bir dağın hayali bir yansıması olarak tüm görkemiyle filmde arzı endam ediyor. Bu dağın zirvesine yakın bir konumda ise rahipler tarafından 13. yüzyılda cennete ulaşmak için uçurum kenarına tahtalardan inşa edilmiş bir yol bulunuyor. Aslında bu tahta yolun çok benzeri, gerçekte Çin’deki 5 Kutsal Dağ’dan biri olan Huashan Dağı’nda bulunuyor. 700 yılı aşkın bir zaman önce Taoist bir rahip tarafından inşa edilen 100 metrelik bu yol, filmdeki gibi uzun bir yol olmasa da benzer bir ürkütücü manzaraya sahip olmasıyla dikkat çekiyor. Filmdeki tahta yolu, olur da bitirebilirseniz yolun sonunda sizi karşılayan taştan ejderha, efsaneye göre sizi korkusuz birine dönüştürüyor!

Korkuları Yenmenin Yolları

Hiç şüphesiz her insanın zihninde taşıdığı bazı korkular vardır. Fakat her insanın korkularıyla baş etme biçimi farklıdır. Bazıları korkularını kabullenir bazıları ise güvenli adımlarla sınırlarını test eder. Ancak ilk filmde olduğu gibi “Fall 2: Deadpoint” filminde de korkuların üzerine gitme teması, mantık sınırlarını fazlasıyla aşarak tehlikeli bir takıntıya dönüşüyor. Karakterlerin içsel travmalarını veya fobilerini aşmak için hayatlarını doğrudan riske atan pervasız kararlar almaları, sanki cesaretten ziyade sorumsuzluğu yüceltiyor! Korkularla yüzleşmeyi böylesine ölümcül meydan okumalara indirgemek ise açıkçası pek de doğru bir örnek teşkil etmiyor. Bununla birlikte bu mesele, anlatının dramatik ağırlığını da zedeliyor. 

İlk kez bu filmde karşılaştığımız Hunter ailesinin en küçük üyesi Jax, hiç tanımadığı birinin tabiri caizse gazıyla dünyanın en tehlikeli yoluna adım atmayı kabul ediyor! Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu! İlk filmde Becky, birlikte yaptıkları bir kaya tırmanışı sırasında kocasını kaybetmişti. Hayattan vazgeçtiği bir anda kapısını çalan dostu Shiloh ise ona bu tehlikeli tırmanışı yapmak için “mantıklı” bir sebep vermişti: kocasının küllerini en tepeden rüzgara doğru savurmak! Sevdiği ve çok yakın olduğunu birini kaybetmiş ve uzun süredir yas tutan biri için böyle bir maceraya atılmak zor olsa bile imkansız değildi. Üstelik Becky’nin tırmanış yapan, tehlikelerle boğuşmak konusunda geçmişi olan biri olduğu da unutulmamalı. Ama devam filminde Jax için böyle bir maceraya atılmanın hiçbir mantıklı tarafı olmadığı aşikâr. Hele ablası tıpkı böyle saçma bir macera hevesi yüzünden yakın zamanda ölmüşken! Üstelik kendisinin hiç böyle bir geçmişi yokken! Daha da önemlisi Jax, en basit tabirle koca bir korkakken! Böyle bir insanın, ablasının ölümünü kutsallaştıran sosyal medya kullanıcıları tarafından bunaltıldığı bir zamanda, hiç tanımadığı ve ablasının eski bir arkadaşı olduğunu söylediği birinin ölüme gitmekle eşdeğer olan teklifini kabul etmesi, işte tüm bunlar düşünüldüğünde hiç inandırıcı gelmiyor. Tabii anladığımız kadarıyla Jax’in ablası ile arası da iyi değil ve son karşılaşmaları da pek güzel geçmemiş. O zaman neden? Jax, bu yolculuğa neden çıksın? İşte film bize, bu noktada hiç bir mantıklı açıklama yapamıyor. Aslında yapmakla uğraşmak da istemiyor. Tüm bu karakter geliştirme mevzularına bir angarya gibi yaklaştığı için de biz ne doğru düzgün bir şekilde karakterlerimizle tanışabiliyoruz ne de bu yolculuğa ikna olmuş bir şekilde çıkıyoruz.

Tehlikelerin Kalbine Doğru

“Fall 2: Deadpoint”, bizi direkt olarak meselenin kendisiyle yüzleştirmek istediği için çok hızlı bir girizgâh ile filmin dünyasını kurmaya çalışıyor. Ve ne olduğunu bile anlamadan kendimizi Taylan’da buluyoruz. Birkaç turistik manzaradan sonra da dünyanın en tehlikeli yürüyüşüne şahit olacağımız dağı görüyoruz. Film, ilk filmle benzer bir çizgide ilerliyor, hatta neredeyse aynı formülü kullanıyor. 2 kadın, tehlikeli bir macera, beklenmedik anda gelen bir felaket, mahsur kalınan küçücük bir alan, başarısız kurtulma girişimleri, sırların ve yalanların açığa çıkması, imkansız bir noktaya düşen ve hayati önem taşıyan bir çanta… Fakat ilk filmde yaptıklarının üstüne çıkmaları gerektiğinin farkında olan Scott Mann ve Jonathan Frank ikilisi, senaryoya ekledikleri tekinsiz rehber karakteri ile işleri oldukça ilginç bir hale getiriyor ve daha zengin bir hikâye izlememizi sağlıyorlar. Dürüst olmak gerekirse kahramanlarını damdan düşer gibi hikâyeye yerleştiren ve çıkılan yolculuğu ikna edici kılmakla uğraşmayan film, kahramanlarımızın Kwan Dağı’na gelmesiyle bambaşka bir boyuta evrilmeye başlıyor. Kahramanlarımızın yerden 1200 metre yükseklikteki bir uçurumun kenarına çakılmış paslı demirlere yerleştirilmiş birkaç tahtanın üzerinde mahsur kaldıkları andan itibaren ise nefesimizi tutup pürdikkat izlediğimiz bir kabusun içine giriş yapıyoruz. Sanki filmin ilk kısmıyla bu kısmı, farklı kişiler tarafından yazılıp yönetilmiş gibi! 

İlk filmin aksine kahramanlarımızın mahsur kaldıkları alan üzerinde daha çok hareket imkanı olduğu için daha fazla aksiyon görebilmemiz bize daha sürükleyici bir hayatta kalma macerası sunuyor. Kahramanlarımızın mahsur kaldığı andan itibaren atmosfer o kadar sahici bir şekilde inşa ediliyor ki sanki kendimizi gerçekten de kurtarılmayı bekleyen insanların haberini izliyormuşuz gibi hissediyoruz. Hiç dindiremediğiniz bir korku, tüm varlığınızı ele geçiren bir çaresizlik ve aklınızdan hiç çıkmayan ölüm düşüncesi… Jax ve Luce, birbirileriyle çok farklı şeyler konuşsalar da tüm bu duyguları film boyunca derinden hissediyoruz. Bir süre sonra sanki biz de onlarla birlikte, o çürümüş tahtaların üzerinde mahsur kalmışız gibi hikâyeyle ve karakterlerle bütünleşiyoruz. Kurtulmak için planlar yapıyor, bunların mantıklı olup olmadığını sorguluyoruz. Anlayacağınız film adeta bulmaca çözmeye çalışır gibi kahramanlarımızın sorununu çözmek için uğraştıracak kadar bizi hikâyenin içine çekmeyi başarıyor. 

Hem Sıradan Hem Sürprizlerle Dolu

Aslına bakarsanız filmin konusunun pek de gizemli bir tarafı yok. Zira sonunda birileri ölürken birileri kurtulacak, bunu biliyoruz. Bunun gayet farkında olan serinin yaratıcıları Scott Mann ve Jonathan Frank, ilk filmde kahramanımızın içinde bulunduğu zor durumun onda yarattığı psikolojik sanrılardan yararlanarak etkileyici ve duygusal bir sürpriz ile tokat etkisi yaratmayı becermişti. “Fall 2: Deadpoint” filmi de ön yargılarımızla oynayacak şekilde tasarlanarak bizi ters köşeye yatırıyor. Bununla birlikte filmin sıradan olabilecek finali, beklemediğimiz gelişmeler ve ilginç dokunuşlarla daha ilgi çekici hale getiriliyor. Yönetmen koltuğunu devralan Spiering Kardeşler ise ilk filmin mirasını sadık bir şekilde ikinciye taşıyan bu senaryodan baş döndürücü görselliğiyle unutması güç bir hayatta kalma macerası ortaya koyuyor. Bizi her daim diken üstünde tutan bir ritim yakalayan yönetmenler, doğanın tekinsizliğinden yararlanarak değme korku filmlerine taş çıkartacak bir gerilim dünyası sunuyorlar. İlk filmde olduğu gibi bu filmde de konusu iki insanın küçücük bir alanda mahsur kalmalarından ibaret olan bir filmin, bizi adeta hipnotize etmiş gibi kendi dünyasına çekmesine, gerçekten şaşırıp kalıyoruz.

“Fall” filminde Grace Caroline Currey’in hayat verdiği Becky Connor karakterinin ve Virginia Gardner’in canlandırdığı Shiloh Hunter karakterinin zıtlıklarından doğan uyum, filmin sürükleyiciliğine büyük katkı sağlamıştı. Tabii oyuncuların performası da çaresizliği ve kurtulmak için verilen insanüstü çabayı daha “gerçek” kılıyordu. Grace Caroline Currey, Becky’nin o yıkık dökük dünyasını ve küllerinden yavaş yavaş yeniden doğmasını en sahici şekilde perdeye yansıtırken Virginia Gardner, Shiloh’un ele avucu sığmayan ruhunu ve bitmek bilmeyen enerjisini başarıyla ete kemiğe büründürüyordu. Serinin devam filminde de doğru oyuncu tercihlerinin yapıldığını görüyoruz. Bu filmde de birbirlerinin tıpkı ateş ile buz gibi zıttı olan iki karakterin hem uyumunu hem de uyumsuzluğunu görüyoruz. Harriet Slater, Shiloh’un kız kardeşi Jax Hunter’ın korkak, ezik ve bastırılmış karakterini usul usul ama inandırıcı bir şekilde canlandırırken Arsema Thomas, Luce karakteriyle Shiloh Hunter’ın boşalan koltuğunu layıkıyla dolduran enerjik oyunculuğuyla bizi etkilemeyi başarıyor. İlk filmde hayatta kalan Becky’nin bu filmde ancak küçücük bir sahnede gözükmesi ise bence büyük bir eksiklik ama üçüncü bir filmin geleceğini ve muhtemelen o filmde Becky ile Jax’in birlikte bir maceraya atılacaklarını düşünmemiz için gereken ipuçlarının verildiğini de notlarımız arasına ekleyelim.

Karakter motivasyonlarındaki zayıflıklara ve aceleye getirilmiş girişine rağmen “Fall 2: Deadpoint”, ilk filmin formülünü birebir kopyalamak yerine bu formülü adeta bir miras gibi kullanarak doğanın sunduğu dinamizm, tekinsiz yan karakterler ve akıllıca kurgulanmış ters köşeler ile konusunu zenginleştirirken izleyiciyi 1200 metrelik uçurumun kenarında soluksuz bir hayatta kalma mücadelesine ortak eden, sürükleyici bir devam halkası olmayı başarıyor.

“Fall 2: Deadpoint” Filminin Türkçe Alt Yazılı Fragmanı

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir