Namlunun Ucunda Annelik: “ONSLAUGHT” (2026)
“Godzilla vs. Kong” (2021) ve “Godzilla x Kong: The New Empire” (2024) gibi dev bütçeli gişe canavarlarının yönetmeni olarak tanıdığımız Adam Wingard, bu kez Quentin Tarantino ve Robert Rodriguez’in “Grindhouse” estetiğinden ilham alan uçuk kaçık bir B-film damarıyla izleyici karşısına çıkıyor. Senaryosunu Adam Wingard’ın gedikli yaratıcı ortağı Simon Barrett’in kaleme aldığı “Onslaught” (Saldırı, 2026), çılgın genetik deneylerle hissiz birer ölüm makinesine dönüştürülen üç süper askerin yarattığı dehşeti perdeye taşıyor. Bir yanda önüne çıkan her canlıyı acımasızca katleden bu durdurulamaz katiller, diğer yanda ise travmatik ordu geçmişi ile annelik sorumlulukları arasına sıkışmış yalnız bir kadın duruyor. Üstelik bu kanlı karşılaşma, kaybedenlerin sığınağı olan çöldeki tekinsiz bir karavan parkında cereyan ediyor.

Çölün Ortasında Grotesk Katliam
Yönetmen, filmin ilk yarısında bu tekinsiz dünyayı kurarken oldukça sabırlı davranıyor ve hikâyeyi toplumun kıyısına itilmiş insanların mesken tuttuğu izbe bir karavan parkına ustalıkla yerleştiriyor. Başroldeki anne karakteri Celeste’ye hayat veren Adria Arjona; güçlü ve inatçı olmasının yanında öfke kontrolü sorunları yaşayan ve travmalarıyla boğuşan eski bir askeri büyük bir inandırıcılıkla canlandırıyor. Karakterin boşanmış bir kadın olarak kızıyla kurmaya çalıştığı bağ dışında silahlara olan olağanüstü yatkınlığı, neredeyse hiç ıskalamayan usta atıcılığı ve geçmiş görevlerinden miras kalan el titremesi gibi psikolojik arızaları oldukça derinlikli bir portre çizilmesini sağlıyor.
Bu incelikli hazırlığın karşısına yerleştirilen üç ölüm makinesinin karavan parkını basmasıyla birlikte film, vaat ettiği katıksız vahşeti sergilemekten geri durmuyor. Acı hissetmeyen, eğitimli askerleri dahi saniyeler içinde biçen bu canavarların yarattığı yıkım, düzinelerce insanın katledildiği grotesk bir kıyıma dönüşüyor. Çizgi roman panellerini andıran grafik şiddet dozu ve geçmişin istismar sinemasıyla günümüz stilize aksiyonunu harmanlayan görsel dili, filmin dünyasına etkileyici ve tutarlı bir atmosfer kazandırıyor.

Gölgede Kalan Karakterler
Ne var ki hikâye, ana karakterini böylesine tehlikeli ve donanımlı bir figür olarak inşa ettikten sonra beklenmedik bir senaryo zaafı gösteriyor. Kendi cephaneliğine sahip, nişancılığı kusursuz bir askerin bu canavarlara karşı dişe diş bir mücadele vermesini beklerken başkarakterimiz defalarca yan karakterler tarafından kurtarılan pasif bir karaktere dönüşüyor. Yan karakterlerin ana karakteri yaşatmak adına kendilerini feda etmeleri sahnelere anlık bir dramatik yoğunluk katsa da kahramanın aksiyon alanını fazlasıyla daraltıyor. Karakterin o beklenen patlamayı ancak kızı doğrudan hedef olduğunda ve her şey bitme noktasına geldiğinde sergilemesi, vadedilen dişe diş çatışmanın etkisini yok ediyor. Gerilimi artırması beklenen küçük çocuk figürü de tehlikelerden fazlasıyla zahmetsizce sıyrılarak olay örgüsünün inandırıcılığını zedeliyor.
Benzer bir işlevsizlik filmin yan hikâyelerinde ve yan rollerinde de baş gösteriyor. Mesela deneklerin ardında bıraktığı kanlı izleri örtbas etmekle görevlendirilen gizemli ajanın varlığı, deneylerin arka planındaki derin gücü hissettirmek adına merak uyandırıcı olsa da senaryoya somut bir katkı sağlamadığı için havada kalıyor. Belki de filmin en büyük hayal kırıklığı ise eski UFC şampiyonu Alex Pereira’nın hayat verdiği “The Butcher” (Kasap) karakteri yüzünden yaşanıyor. Tanıtımlarda ve afişlerde gözümüze sokulan Alex Pereira, film boyunca neredeyse yüzünü dahi göremediğimiz, varlığıyla yokluğu belirsiz bir figüre indirgeniyor. Doug Liman imzalı “Road House” (Bar Fedaisi, 2024) yeniden çevriminde Conor McGregor’ın etkileyici dövüş koreografileri ile perdeyi ele geçirdiği akılda kalıcı performansın aksine; Alex Pereira ne yeteneklerini sergileyebileceği sert bir dövüş koreografisiyle ne de oyunculuğuna dair konuşabileceğimiz bir sahneyle filmde varlık gösterebiliyor.

Kontrolsüz ve Dağınık Bir Dünya
Ağırbaşlı ve gizemli bir tonla açılan “Onslaught”, doruk noktasına yaklaştıkça adeta peşinden atlı kovalıyormuşçasına kontrolsüz bir tempoya savruluyor. Başlangıçta karakterlerini doğru konumlandıran ve acele etmeyen film, aynı özeni sürdüremiyor; tempo yükseldikçe mantık boşlukları derinleşiyor ve anlatı dağınık bir yapıya bürünüyor. Yan karakterler birer birer harcanıp kıymetsizleşirken sıradanlaşan olay örgüsü başlangıçtaki o karanlık cazibesini kaybediyor.
Görsel dünyası, grafik roman estetiği ve 80’ler B-film ruhunu yaşatan cüretkâr kanlı sahneleri sayesinde belirli bir seyir zevki yakalansa da senaryo kendi yarattığı kahramanları ve kötüleri hakkıyla kullanamıyor. Hasılı “Onslaught”, retro esintili eğlenceli anlar barındıran stilize bir aksiyon denemesi olmanın ötesine geçemeyerek, elindeki güçlü malzeme ve oyuncu potansiyelinin çok altında kalan dağınık bir dünya sunuyor.












