August Rush / Kalbini Dinle (2007)

August Rush / Kalbini Dinle (2007)

The music is all around US, all you have to do is listen.
(Müzik her tarafta, tek yapmanız gereken dinlemek.)

Doğanın etkileyici görselliğiyle süslenmiş bir sahnedeki masum bir çocuğun sevgi dolu duruşunu, ruha dokunan bir müzikle tamamlayarak ortaya çıkarılmış bir jenerik… Akabinde ise perdede bir yetimhane… Korkmayalım; isminden de anlaşılacağı üzere bu yetimhanede geçen bir çocuk istismarı filmi değil. Her ne kadar masum çocuğumuz Evan Taylor (Freddie Highmore)’a, yetimhanede sataşmalar görsek de, bunlar çok da insanın ruhunu acıtacak sahneler değil. Aslında film bu girişiyle şöyle bir mesaj veriyor: “Ben, her şeye rağmen  pozitif bir filmim.”

Evan bir bekleyiş içerisindedir. Fakat bu biraz farklı bir bekleyiştir. Evan’ın seslere ve müziğe karşı özel bir ilgisi vardır. Doğayı kocaman bir orkestra gibi gören Evan, doğadaki sesleri de bir senfoni gibi duyar. İşte Evan, bir taraftan içindeki müziğin inkişafını diğer taraftan ise ailesinin yetimhaneye gelerek kendisini bulmalarını beklemektedir. Ailesi onun için doğanın, dolayısıyla müziğin bir parçasıdır. Bu ayrı görünen iki bekleyiş, aslında özünde birdir. Yani bir büyük buluşma beklenmektedir.

Peki, Evan’ın burada ne işi var? Nasıl bu hallere düştü?

Zamanda geri dönen film, Evan’ın anne ve babasının gençlik yıllarına gider. Biri çello sanatçısı zarif bir bayan olan Lyla Novacek (Keri Russell) diğeri ise bir rock grubunun İrlandalı solisti Louis Connelley (Jonathan Rhys Meyers)… Evan’ın anne ve babasının icra ettikleri müziklerin tezatlığı, sanırım müziği bir bütün olarak göstermek adına filmde kullanılmış ki bence çok da hoş ve anlamlı olmuş.

Çiftimiz, aralarında çok hızlı oluşan duygusal bağın (yıldırım aşkının) hemen ardından, romantizme aykırı olacak bir şekilde ilk ve son birlikteliklerini yaşarlar. İşte bu hızlı birliktelik –şaşırtıcı ama- Evan’ın temellerini oluşturur. Ardından kızın babası Thomas Novacek (William Sadler), onun iyi bir müzisyen olmasını istediği için birlikteliklerine karşı çıkar ve kızı Lyla’yı alıp oralardan uzaklaşır. Lyla ise hamile kalmıştır. Ayrıca ayrılığın da etkisi ile ne Lyla ne de Louis müzik yapamaz hale gelmişlerdir. Dram devam eder ve Lyla elim bir kaza geçirir. Bunu bir fırsat olarak düşünen baba Novacek, kızına çocuğunun öldüğünü söyler…

Film, flashbaclerdeki bu süratli gidişatı devam ettirerek hızlı bir ilerleyiş sergiliyor. Bu durum ise filmin -konusuna da uygun olan- başlangıçtaki sükûnetini zedeliyor, doğallığını bozuyor ve sanki filmde her şey olsun da bitsin gibi bir hava estiriyor. Flashbacklerde, anlatılmak istenen hacimli bir konuyu kısa bir süreye sıkıştırmak yerine; ana konuyu tamamlayacak nitelikte çarpıcı ve önemli kısımları, filmi zorlamadan anlatmak sanırım daha uygun olurdu.

İçindeki müzik alevine ve aile hasretine dayanamayan yetimhanedeki bir çocuğun ne yapacağı herhalde malumdur.

11 yaşlarında, parasız-pulsuz, yol-iz bilmeden tek başına yollara düşen bir çocuğun ahvali ne olur sizce? Normalde aklımıza –hele bir de çocuğumuz varsa- bin türlü şey gelir. Fakat her duruma karşı pozitif olduğunun sinyallerini ta başlarda veren filmimiz (keşke gerçek dünya da masumlara karşı böyle merhametli olsa) Evan’ı bu zorlu yolculukta da yalnız bırakmayacak ve sürekli ona bir yardım eli uzatacaktır. Tabi filmi bu rutin havadan kurtarmak adına, bazı kötü rüzgârlar estirilmeye çalışılmış. Ama maalesef çok etkisiz olmuş ve aksine filmin pozitif duruşunu güçlendirmiş.

Evan, yapısı itibariyle asla müziğe dayanamaz. Bu zaafı onu Arthur ve onun gitarı Roxy’nin yanına sürükler. Arthur ise Evan için müziğe sadece bir giriş niteliğindedir. Ona müziğin kapılarını aralar. Sokaklarda yaşayan, gitar çalıp para kazanmaya çalışan Arthur, peşine –aslında müziğe- takılan Evan’ı yanına alır ve kaldığı yere götürür.

Aman Allah’ım nereye geldik böyle? Neverland’ın müzik versiyonu!

Arthur gibi onlarca çocuk ve hepsi çılgınca bir enstrüman ile uğraşıyor. Atmosfer ise adeta ‘Neverland’. Peki, sizce kim eksik? ‘Peter Pan’ mi dediniz? Çok doğru! Az sonra o da geliyor zaten. Maxwell (Wizard) Wallace (Robin Williams)… (Bir söylentiye göre bu filmdeki imajını U2’nun solisti Bono’dan ilham almış.) Duruşunu, mimiklerini, o kendine has sıcak tebessümünü, oyunculuğunu her zaman takdirle seyrettiğim usta oyuncu, sanki filme büyük bir boşluğu doldurmak için katılmış.

Evan’ın annesi rolünde, unutulmaz TV dizisi “Felicity”nin (1998) Altın Küre kazanmış oyuncusu Keri Russell; Babası rolünde ise yine TV’de fırtınalar estirmiş “Elvis” (2005) ile Altın Küre kazanmış, “The Tudors” (2007) ile iki defa Altın Küre’ye aday olmuş Jonathan Rhys Meyers’ı görüyoruz. İkisi de TV başarılarını sinemaya yansıtamamış ve oynadıkları karakterlerin ruhunu verme noktasında yetersiz kalmaları sebebiyle filme ne romantik ne de dramatik bir hava katabilmişler. Kaldı ki filmin onları içeren kısımları, tamamen bu duygularla örülü olması gerekiyor.

Diğer taraftan, filmin başında Evan’ın koruyucu meleği gibi görünen ama sonra kendisinden haber alamadığımız(!), “Hustle & Flow” (2005) filminde gördüğümüz o eski performansından eser olmayan Richard Jeffries rolündeki Terrence Howard ise öyle ruhsuz bir oyunculuk ortaya koyuyor ki sanki kendisini zorla ya da tehditle film de oynatmışlar.

İşte filmin üstünü kaplayan bu ölü toprağını silkeleyerek filme dâhil olan Robin Williams, filme can vermeye çalışıyor ama -rolünün hakkını fazlasıyla vermiş de olsa- maalesef film tam anlamıyla dirilemiyor.

Robin, filmde tatlı-kötü olan ve kısaca ‘Wizard’ denilen bir karakteri canlandırmaktadır. Çocuklara müziği öğretir ve onların müzikleri ile sırtlarından para kazanır.

Her ne kadar çocuklar ya da gençler söz konusu olduğunda gerek “Dead Poets Society” (1989), “Good Will Hunting” (1997) gibi dramatik filmlerde gerek “Hook”(1991), “Jumanji” (1995) gibi fantastik filmlerde, kendini her zaman onlara feda ederken izlediğimiz Robin’e böyle bir rol yakışmıyor gibi dursa da usta oyuncu ‘sonuna kadar’ gönlümüze girmeyi başarıyor.

İlgi alanınız, yeteneğiniz, işiniz, uzmanlığınız ne ise dünya da size daha çok öyle görünür. Dünya sizin için; eğer Max gibiyseniz sayılardan (Pi(1998)), Nash gibiyseniz şifrelerden (A Beautiful Mind(2001)), Beethoven gibiyseniz müzikten (Copying Beethoven(2006)) ibarettir. Filmimizin kahramanı Evan’da kalbinden gelen sesle hayatı müzik olarak görüyordu ve bu daha fazla içinde duramazdı. Bir gece Arthur’un gitarı Roxy ile yaptığı harika müzik Wizard’a hemen onun dehasını keşfettirdi ve böylece Evan devri kapanarak August devri başladı. 

August’u canlandıran Freddie Highmore, öyle doğal bir oyunculuk sergiliyor ki enstrüman çalmayı bilmediği halde sadece sesi dinleyerek ne çalması gerektiğini bilen sevimli bir duruşu, etkileyici bir performans ile ortaya koyuyor.

Wizard o geceden sonra August’u o kadar benimser ki oğlu yerine koyar. Ama kaderin  -ya da senaryonun- cilvesi, bir ara gelişen olumsuz hadiseler ile August, Wizard’ın yanından ayrılmak zorunda kalır ve bir rahip tarafından kilisede yaptığı müzikle ikinci defa keşfedilir. Bu onu için bir dönüm noktası olur. Çünkü rahip ona akademik bir eğitimin kapılarını açar.

Filmin öyküsü her ne kadar Charles Dickens’in Oliver Twist’inin modern bir uyarlaması gibi görünse de onun yanında sönük ve etkisiz kaldığı aşikardır. Oliver Twist gibi olmasa  da ruha dokunan bu senaryoda emeği geçen Nick Castle, John Carpenter’a “Escape from New York” (1981) ve serinin diğer filmlerinde eşlik ederken, James V. Hart ise “Dracula” (1992) ve “Contact” (1997) gibi iki efsane filmin senaryo ekibinde yer almıştır. Bu iki senaristin ciddi tecrübeleri olsa da maalesef “August Rush” ın aşırı pozitif ve şeffaf duruşu sebebiyle sağlam bir iş çıkardıkları söylenemez. Tabi burada “Disco Pigs” (2001) den sonra uzun bir ara vererek ikinci uzun metrajını ortaya koymaya çalışmış İrlandalı genç yönetmen Kirsten Sheridan’ın filmin akış hızını ayarlayamadığı yönetimini de es geçmeyelim.  

Wizard, akademik eğitimine başlayan August’u tekrar bulur ve -usta oyuncunun harika performansı eşliğinde- çarpıcı bir replikle bizi düşündürür:

Kafasını klasik teoriler ve kurallarla mı dolduracaksınız? Müzik, kitaplardan öğrenilmez. Müzik, dışarıda.

Gerçi Wizard’ın göstermelik babalık duygusunun altındaki gerçek daha sonra ortaya çıkınca üzücü bir tablo oluşacaktır.

İçindeki çağrıya daha fazla dayanamayan August, kendini çeken müziğin ateşine doğru uçar. Aslında bu ateş onun içindedir ve yapacağı müzik ile bu ateşi herkes için dışarıda yakacaktır. Özellikle de ailesi için…  Bizden bir müzik ile anlatmak gerekirse: Gül bülbüle âşık mı nedir, zarını bekler Pervane dahi yanmak için harını bekler

Bütün aile August’un ateşini bekler. August ise müziği yani ailesini, aslında kendini bulmayı bekler…

Yazar: Ümit Tatar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir