İki Ayaklıların Acımasız Dünyasında Bir Tavuk: “HEN” (2025)

İki Ayaklıların Acımasız Dünyasında Bir Tavuk: “HEN” (2025)


Sinema, zaman zaman insan merkezci anlatılardan uzaklaşarak dünyayı saf ve yargısız gözlerden izlememize olanak tanır. Jerzy Skolimowski’nin, usta yönetmen Robert Bresson’un “Au Hasard Balthazar” (Rastgele Balthazar, 1966) klasiğinden feyzalarak çektiği “EO” (Aİ, 2022), bir eşeğin Polonya’dan İtalya’ya uzanan sarsıcı yolculuğuyla modern dünyanın vahşetini ve insanın çelişkili doğasını yüzümüze çarpıyordu. Şimdi bu yaklaşım, çok daha sıra dışı bir şekilde karşımızda! “Hukkle” (2002) ve “Taxidermia” (2006) gibi sınırları zorlayan yapımlarıyla tanıdığımız György Pálfi, Toronto Uluslararası Film Festivali ve 45. İstanbul Film Festivali’nden Mansiyon ödülleriyle dönen yeni filmi “Hen” (Tavuk, 2025) ile kamerayı bir tavuğun hizasına indiriyor. Film, kaçınılmaz sonundan kaçmayı başararak Yunanistan kıyılarındaki eski bir restoranın avlusuna sığınan bir tavuğun özgürlük mücadelesini, hayatta kalma azmini ve annelik şefkatini anlatırken tıpkı “EO” filmindeki eşek gibi, izleyiciyi çevredeki insanların sessiz acılarına, hayata tutunma çabalarına ve yaşamın o devasa karmaşıklığına dair dokunaklı bir sorgulamaya davet ediyor.

Bir Çiğ Damlası Dünyası

Hayatı boyunca büyük sıkıntılar çeken ünlü haiku ustası Kobayashi Issa’nın küçük kızı Sato’yu çiçek hastalığından kaybettikten sonra kaleme aldığı şu haiku ile başlıyor film:

Bir çiğ damlası dünyası bu

sadece bir çiğ damlası olsa da

yine de…

Çiğ damlası dünyası… Ne güçlü bir ifade! Bana kalırsa, hayatın geçiciliğini, kırılganlığını ve faniliğini bundan daha iyi simgeleyen bir metafor bulmak, çok güç bir iş. Ama bu şiiri asıl özel kılan şey, son mısrasındaki “yine de…” ifadesi. Zira bu mısra, bu dünyanın geçici olduğunu bilen bir babanın evlat acısı karşısında çaresizliğini ve kaderin kaçınılmazlığını çarpıcı bir sadelikle dile getiriyor. Zaten iyi haiku’lar böyledir. Basittirler ama bir kere okunduktan sonra akıldan çıkmazlar… Japonya’da doğan ve dünyadaki bilinen en kısa şiir biçimi olan haiku’lar, sadece 5­-7-­5 hece ölçüsünden oluşur. Bu kadar kısa olmalarına rağmen, iyi yazılmış bir haiku, paha biçilemez düşsel bir yolculuk gibidir. Zira haiku’lar; düşüncelerin, hayallerin, aşkların, hüzünlerin, kısacası hayatın en saf halidir. Naçizane ben de haiku yazmaya çalışan bir şair olarak bir haiku ile başlayan, üstelik hikâyesini bu kadar iyi özetleyen bir haiku ile başlayan ve aslına bakarsanız koca bir haiku külliyatı gibi olan bu film için filmi izlediğim sırada bir haiku kaleme aldım: 

kümes gibidir

kara bir tavuk için

şu koca dünya!

(U.T.)

Bir Hayvanın Gözünden İnsanlar

Eski zamanlara, MÖ 6. yüzyıla gittiğimizde Ezop’un masallarında insanlara insanca yaşamayı öğretmek adına hayvanların kahraman olarak kullanıldığını görüyoruz. Verdiği mesajların etkisinden hiçbir şey kaybetmemesi dışında ilgi çekiciliğini de koruyan bu masalları hala dinliyoruz ve hala anlatıyoruz. Ama bilinen en eski hayvan hikâyelerini antik Sümer tabletlerine kadar götürebiliriz. Anlayacağınız hayvanlar, insanlar için her daim ilham veren varlıklar olmuştur, buna hiç şüphe yok. Elbette sinema tarihi boyunca karşımıza çıkan filmlerin neredeyse hepsi, kahraman olarak insanları merkezine alırken insanlarla ilgili hikâyeler anlattı. Hayvanlar karşımıza çıksa ve hayvanları ilgilendiren meseleler anlatılsa bile hayvanlar ancak bir yan karakter ya da hikâyeyi destekleyen bir figür olarak var olabildi. Ama “neredeyse” dememizin bir sebebi var! Zira kahraman olarak bir hayvanı benimseyen, hikâyeyi tamamen hayvanların gözünden anlatan filmler de yok değil. Mesela Jean-Jacques Annaud’un başyapıtı kabul edebileceğimiz “The Bear” (Ayı, 1988), annesini kaybeden yavru bir ayının peşindeki avcılardan kurtulmak için çıktığı hayatta kalma yolculuğunu anlatır. Ve bunu yaparken antropomorfik bir yaklaşımla değil, adeta bir belgeselci gözüyle neredeyse hiç diyalog kullanmadan hikâyeyi ele alır.

Bu bağlamda “The Bear” ile güçlü akrabalık bağları bulabileceğimiz “Hen” filmi ise bir fabrikada doğan binlerce civcivden biri olan kapkara bir civcivi merkezine alıyor. Yönetmen György Pálfi, endüstriyel tavuk ve yumurta üretiminin korkunç gerçeklerini bizi hatırlatarak işe başlıyor. Adeta bir belgeseli anımsatan bu giriş, aslında film boyunca bizi bekleyen üslubun da habercisi oluyor. Hiç acele etmeden usul usul ilerleyen film boyunca, bir masaldan fırlamış gibi duran sahnelerle karşılaşsak bile oldukça sahici bir atmosfer tasarımı inşa ediliyor. Öyle ki adım adım büyüyüşüne tanık olduğumuz kahramanımız kara tavuk, yeri geliyor bir tilkiden kaçıyor yeri geliyor bir yırtıcı kuş ile burun buruna geliyor. Ama senaryoyu Zsofia Ruttkay ile birlikte yazan yönetmen, kara tavuğun başına gelen her şeyin gerçekmiş gibi hissettirmesine büyük bir özen gösteriyor. Sanki vahşi doğada yaşamını sürdüren bir kuşun belgeselini izliyormuşuz gibi çorba olmaktan kıl payı kurtulan kahramanımızın, insanların amansız ve acımasız dünyasında verdiği mücadeleyi en yakından gözlemleme fırsatı elde ediyoruz. Kara tavuğu dramatik bir hikâyenin içinde konumlandırmak konusunda oldukça başarılı bir iş ortaya koyan yönetmen, insanları ise yardımcı bir figür olarak ve kahramanımızdan rol çalmayacak şekilde bu hikâyenin içine ustalıkla yediriyor. Bu sayede gerçekten de bir tavuğun gözünden insanları görebiliyoruz!

Özgürlük ve Annelik Arasında

Kahramanımız, daha doğduğu andan itibaren tıpkı rengi gibi kara bir talihin onu beklediğinden habersiz bir şekilde, istemeden özgürlüğüne kavuşuyor. Yani özgürlük onun temel amacı değil. Aslında kara tavuk, gözünün dönmesini sağlayan yemek yüzünden özgürlüğe ilk adımını atıyor. Çok güçlü bir ironi! Bu esprili dili ve güçlü hicivleri film boyunca sürdüren yönetmen, bir tavuğun gerçekte neler yapabileceğini de unutmadığı için hem eleştirel bir filme imza atıyor hem de gerçekçi bir dünya inşa edebiliyor. Neticesinde kahramanımız bir tavuk. O da tıpkı diğer tavuklar gibi gününün tamamını yemek aramakla geçirecek ve zamanı geldiğinde de yumurtlayacak, öyle değil mi? İşte burada yönetmenin filmin gücüne güç katacak asıl dokunuşu ortaya çıkıyor! Kara tavuk, yolculuğunun bir anlamda son noktası olan eski restorana geldiğinde anneliği öğreniyor. Hem de nasıl biliyor musunuz? Televizyondaki bir çizgi film sayesinde! Bu hınzır espriler, filmden aldığımız keyfi artırırken kara tavukla olan bağımızı da güçlendiriyor. İnanmayacaksınız belki ama yönetmen, çoğu insan için neredeyse hiçbir önemi olmayacak ve ciddiye alınmayacak bir tavukla özdeşleşmemizi sağlıyor. Kara tavukla adeta bir insan gibi bağ kuruyor, kendimizi onun amacına ulaşmasını dört gözle beklerken buluyoruz.

Bir noktadan sonra film, kara tavuğun anne olma çabasını mercek altına alıyor. Her türlü girişimi sonuçsuz kalan kahramanımız, binbir zahmetle yaptığı yumurtaların insanların sabah kahvaltısı keyfine dönüşmesini görse bile amacından vazgeçmiyor. Bu durum bir yandan komik manzaraların ortaya çıkmasına sebep oluyor. Zira kara tavuk, aklınıza gelebilecek her yere yumurtlayarak kuluçkaya yatsa da her defasında başarısız oluyor. Horozlarla olan münasebetlerinde sahneye grotesk bir tat veren aşk şarkıları çalıyor. Diğer yandan da onun başarısızlıkları bizim yüreğimize dokunuyor. Sanki her gün yumurta yemiyormuşuz gibi (vegan yaşam tarzını seçenleri ve yumurta sevmeyenleri tenzih ediyorum) bu tavuğun başarısız kuluçka denemeleri yüzünden dertleniyoruz. Tabii bir de kara tavuk özelinde aslında sömürülen tavukların, hatta hayvanların içinde bulunduğu içler acısı durum ortaya koyulduğu için hayatı ve insanlığı da sorguluyoruz. Film bunları bir mesaj verme kaygısıyla ya da kör kör parmağım gözüne misali bir tutumla yapmıyor. Yalnızca gerçekleri tüm çıplaklığıyla anlatmaya gayret ediyor. Bunu da Sezar’ın hakkı Sezar’a, gerçekten başarıyor!

Kara Tavuk Masalının Kahramanları

Kara tavuğa yapılan yakın çekimler, tavuğun meraklı bakışlarının doğru yerlere yönlendirilmesi ve o şaşkın yüzünün komik anların enerjisini yükseltecek şekilde kullanılması, bir süre sonra onu tamamen benimsememizi sağlıyor. Bu sayede konuşamayan, anlamsızca oradan oraya yürüyen bir tavuğun hikâyesini merak eder hale geliyoruz. Evet, yönetmen György Pálfi, bir tavuğu bir filmin kahramanı yapmak konusunda oldukça mahir olduğunu su götürmez bir şekilde ispatlıyor. Ama takdir edersiniz ki hikâyede hiç insan olmasa kara tavuğun masalı bu denli ilgi çekici ve etkileyici olmazdı. Zsofia Ruttkay ve György Pálfi ikilisi imza attıkları senaryoda kara tavuğun hikâyesini güçlendirecek yan hikâyeyi de özenerek seçip işliyorlar. Yalnızca kara tavuğun şahit olduğu anlardan yola çıkarak anlamlandırabildiğimiz bu yan hikâye, adeta bir bulmacanın parçalarını tek tek bulup yerleştirircesine yavaş yavaş tamamlanıyor. Meselenin iç yüzü aydınlanırken eski restoranda karşımıza çıkan insanları da az ya da çok tanıyoruz. Elbette bu karakterler ancak yan hikâye ölçüsünde kıymetli oldukları için derinlikten yoksunlar ama öylesine seçilmedikleri de belli.

Parçalanmış bir aile, gerçekleştirilememiş hayaller, bağımlılıkların sebep olduğu yıkımlar, insan kaçakçılığının karanlık yüzü, özgürlük için çıkılan yol… Issız bir tepedeki eski püskü bir restoranda hayata tutunmaya çalışan insanlar ile yolları kesişen kara tavuğun yaşadıkları arasında bir paralellik kurmak aslında hiç de zor değil. Film, görünürde bir tavuğun hikâyesini anlatırken arka planda İnsanlarla hayvanlarlar arasındaki zıtlıkları ve benzerlikleri göz önüne seren, insana ve insanlığa dair unutması güç söylemlerde bulunuyor. Üstelik bunu yaparken anlatıyı zekice metaforlarla bezemeyi de ihmal etmiyor. Son tahlilde orijinal ismi “Kota” olan “Hen” filmi, hiçbir şey vaat etmiyormuş gibi gözükürken fabl çarpıcılığında etkileyici bir kendini keşfetme hikâyesi ortaya koyuyor; insanlığın karanlık dünyasına bir hayvanın gözünden gerçekçi bir bakış atıyor ve belgesel ile kurmaca arasında bir üslup ile sürükleyici bir macera sunmayı başarıyor. Kahramanı tavuk olan bir filmde ne olabilir ki yanılgısına düşenler için yılın en büyük sürprizlerinden biri olduğunu bir tavuğun sabrı, adanmışlığı ve cömertliğiyle ispatlıyor.

“Hen” Filminin Türkçe Alt Yazılı Fragmanı

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir