Aşk, Büyü ve Aile: “PRACTICAL MAGIC 2” (2026)

Aşk, Büyü ve Aile: “PRACTICAL MAGIC 2” (2026)


Alice Hoffman’ın aynı adlı romanından beyazperdeye uyarlanan “Practical Magic” (Aşkın Büyüsü, 1998), aşık oldukları adamların ölümüne yol açan kadim bir lanetle başa çıkmaya çalışan iki cadı kız kardeşin hikâyesini anlatıyordu. Aradan geçen tam 28 yılın ardından gelen devam filmi, Owens kardeşlerin kapısını yeniden çalıyor! Bu kez yönetmen koltuğunda “Bird Box” (2018) filminden tanıdığımız Susanne Bier’in oturduğu filmde, Sandra Bullock ve Nicole Kidman yeniden bir araya gelirken Owens kardeşler ailelerini parçalama tehlikesi barındıran yeni bir sorun ile yüzleşmek zorunda kalıyor. Alice Hoffman’ın serinin dördüncü ve son kitabı olan “The Book of Magic” adlı romanından Akiva Goldsman, Georgia Pritchett ve Kelly Marcel tarafından senaryoya uyarlanan “Practical Magic 2” (Aşkın Büyüsü 2, 2026); kuşaklar arası bağlar üzerinden büyünün getirdiği o tekinsiz bedelleri sorgulamaya devam ediyor.

Bozulmayan Lanet ve Köklere Yolculuk

Griffin Dunne’ın yönettiği serinin ilk filmi, Owens kardeşlerin üzerlerindeki ölümcül aşk lanetini kırıp kasaba halkıyla kucaklaştığı “tatlı” bir cadı masalı sunuyordu. İlk filmin sonunda Sandra Bullock tarafından hayat verilen Sally Owens’ın dedektif Gary Hallet ile huzurlu bir hayata yelken açtığına inanmıştık. Fakat ikinci filmin başında Sally’nin ikinci kocası olan Gary’yi de kaybettiğine şahit oluyoruz. İkinci film, temelde bu kırılmayan lanetin devamını işliyor diyebiliriz. Tabii film bunu yaparken Owens ailesinin köklerine, yani ilk “cadı”ya ve onun trajik ölümüne dair yeni detaylar sunarak sadece geçmişi hatırlatmakla kalmıyor, aynı zamanda mitolojisini bu hikâye üzerinden genişletmeyi hedefliyor.

Hikâyenin merkezinde yine imkânsız bir aşkın yıkıcı sonuçları yer alıyor. Bu kez Sally’nin kızı Kylie’nin âşık olduğu adam, lanetin devreye girmesiyle ölümün kıyısına sürüklenip komaya giriyor. Genç adam yaşam mücadelesi verirken Kylie, büyüyü tamamen ortadan kaldırmak amacıyla İngiltere’ye doğru sonu bilinmez bir yolculuğa çıkıyor. Hikâyenin omurgasını oluşturan bu serüvenin fitilini ise daha önce adını duymadığımız gizemli bir nesne olan “Kuzgun Kitabı” ateşliyor. İlk filmde kahramanlarımızın başını belaya sokan diriltme büyüsünün de yer aldığı kapsamlı bir büyü kitabı görmüştük. Bu kez karşımıza çıkan kitap ise aşk lanetini ilk başlatan cadının bizzat yazdığı ve çözümü de içinde barındıran kadim bir metin niteliğinde! Kendi yaşadığı derin kalp kırıklığı yüzünden soyundan gelecek kadınları korumak isteyen “ana cadı” Maria Owens, aslında nesiller boyu sürecek bir trajedinin tohumlarını ekiyor ve film de tam olarak bu köklü problemin çözülme çabasına odaklanıyor.

Genişleyen Evren ve Üslup Karmaşası

İlk film, sözüm ona dışlanan ve ötekileştirilen cadıların adeta Büyükada’daki Mizzi Köşkü’nü andıran izole malikanelerinde hiçbir gerçek şiddete maruz kalmadan, mutlu mesut yaşadığı fazlasıyla steril ve pamuk şekeri kıvamında bir dünya kurmuştu. Çocuk filmlerini andıran bu atmosfer içerisinde kahramanlarımızın karşısına derinlikli bir düşman dahi çıkarılamamış, Nicole Kidman’ın oynadığı Gillian Owens’ın sevgilisi başlangıçta beyaz atlı bir prens gibiyken sonra bir şeytana dönüşerek kahramanlarımızın karşısındaki “tehlike” olarak belirmişti. Ama sonra bir oldubittiye getirilerek hızlıca hikâyeden bertaraf edilmişti. “Practical Magic 2”, özellikle Kuzgun Kitabı ile birlikte gerilim ve korku filmlerini aratmayan karanlık geçişlere yer vererek bu naifliği kırmaya çalışıyor. Ancak bu sahneler filmin o sevimli evreniyle büyük bir tezatlık oluşturuyor. Üstelik bu üslup arayışı bir süre sonra kafa karıştırıcı bir hale geliyor. Yetmezmiş gibi cadı kadınların karşısına bu sefer de “kusurlu” bir erkek çıkıyor! Filmin büyük sürprizi olarak sunulan bu erkeğin hikâyesi doğru düzgün bir şekilde işlenmediği için ve her şey adeta ağızlardan çıkan bir iki laftan ibaret kaldığı için evreni genişletme çabası, üzerinde etraflıca düşünülmemiş yapay bir hamle olmaktan öteye gidemiyor.

Genel anlamda temelden yoksun olan film, karakterlerin her şeyin başladığı o kadim eve gidip geçmişle yüzleşmeleri fikrini de harcıyor ve heyecan verici olabilecek bu yüzleşme hakkıyla işlenemiyor. Bu yüzleşme sırasında karşılaştığımız çatışmalar ise adeta evlere şenlik bir hâl alıyor. Gerçek bir gerilimin ya da dramatik hesaplaşmanın hissedilmediği cadı kapışmaları, ürkütücü olmaktan ziyade komik ve absürt sahnelere dönüşüyor. Potansiyeli yüksek bir figür olarak karşımıza çıkan Ian Wright karakteri de aynı özensizlikten nasibini alıyor. İzleyiciye dedektifvari derin bir araştırmanın kapısını aralayacakmış gibi hissettiren bu karakter, ağzımıza bir parmak bal çalındıktan hemen sonra hızla hikâyeden tasfiye edilerek filmin tüm gizem potansiyeli yerle bir ediliyor. Bununla birlikte bu karakterin de apar topar Sally’ye âşık edilmesi, anlatıyı ilk filmde olduğu gibi yine ve yeniden Sally’nin etrafında dönen zorlama ve nahoş bir aşk döngüsüne hapsediyor.

Kaybolan Ritim ve Nostaljinin Sınırları

Filmin en büyük handikaplarından biri, yaklaşık iki buçuk saate varan hantal süresi ve bu süreyi taşıyamayan aksak temposu oluyor. Hikâye o kadar yavaş, o kadar süründürülerek anlatılıyor ki bir noktadan sonra kendinizi akıştan tamamen kopmuş buluyorsunuz. Derinleştirilemeyen, adeta kartondan ibaret kalan karakterlerin birbirlerine sarf ettikleri cümleler seyircide hiçbir duygusal karşılık bulmuyor; uzadıkça uzayan tiratlar sadece can sıkmakla kalıyor. İlk filmin zayıf yönlerini aşma ihtimali varken aynı motiflerin kısır bir döngüde yinelenmesi, hikâyenin kendi ayakları üzerinde durabilen özgün bir dünya kurmasını tamamen engelliyor. Kuşaklar arası çatışmayı doğru bir temele oturtamayan, aksiyon ve macera unsurlarını hikâyeye organik biçimde yediremeyen film, çeyrek asrı aşan bir sürenin ardından gelen bu devam projesine gerçekten gerek olup olmadığını hem filmi izlerken hem de filmden sonra ciddi ciddi sorgulamamıza sebep oluyor.

Bu inandırıcılık sorunu ne yazık ki oyunculuklara ama özellikle başrol performanslarına da sirayet ediyor. 1998’de otuzlu yaşlarının enerjisiyle izlediğimiz Sandra Bullock ve Nicole Kidman, altmışlı yaşlarında bu rollere geri dönerken ne karakterlerine yılların getirdiği bir olgunluk katabiliyor ne de sahici bir içsel dönüşüm sergiliyor. Bu yüzeysel performanslar, ikilinin ilerleyen yaşlarına rağmen hâlâ ne kadar çekici olduklarını ispatlamaya çalışırcasına ekranda salınmalarından öteye geçemiyor. Diğer rollerde karşımıza çıkan oyuncular için ise söyleyecek pek bir şey bulmak mümkün olmuyor. Zira hem karakterlerin senaryoda altları yeterince iyi çizilmiyor hem de oyuncular bu dünyaya uyum sağlayacak bir performans sergileyemiyor. Netice itibarıyla “Practical Magic 2”, aşırı uzun süresi, tutarsız tonu ve nostaljiyi derinleştiremeyen yüzeysel yaklaşımıyla katlanılması oldukça zor bir deneyime dönüşüyor ve Owens ailesinin bu zorlama macerasının artık kesin bir son olmasını temenni ettiriyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir