Dondurmam Gaymak, Vahşete Doymak: “ICE CREAM MAN” (2026)
“Hostel” (Otel) serisiyle korku sinemasının sınırlarını zorlayarak hafızalara kazınan Eli Roth, bu kez vahşeti en beklenmedik yerde, çocukluğumuzun en tatlı anlarında arıyor. Noah Belson ile senaryoyu birlikte yazan Eli Roth, “Ice Cream Man” (Dondurmacı, 2026) ile masum bir sembolü tam anlamıyla bir dehşet figürüne dönüştürüyor. Mahalle aralarında neşeyle yankılanan dondurmacı melodisi, içimizi sevinçle dolduran nostaljik bir hissin değil; adım adım yaklaşan kanlı bir deliliğin habercisi oluyor.

Eli Roth’un Kanlı Köklerine Dönüşü
Eli Roth ismi telaffuz edildiğinde akla ilk gelen şey; kanın su gibi aktığı, insan vücudunun vahşice parçalandığı ve perdeden taşan tarifi mümkün olmayan bir şiddetin hüküm sürdüğü sahnelerdir. 1980’lerin istismar (exploitation) sinemasına duyduğu derin saygıyı modern “splatter” estetiğiyle harmanlayan Eli Roth, trajikomik dokunuşlarla bezeli bu ciddiyetsiz vahşet evrenini sinemaseverlerin zihnine ilk olarak “Hostel” (Otel, 2005) ile kazımıştı. Doğu Avrupa’ya seyahat eden sırt çantalı Amerikalı gençlerin elit bir işkence çetesinin eline düşüşünü anlatan “Hostel”, yalnızca Roth’un adını duyurmakla kalmamış, 2000’ler korku sinemasının “işkence pornosu” akımına da yön vermişti. Kariyerinin erken döneminde Quentin Tarantino’nun desteğini arkasına alan yönetmen, bu çıkışın ardından benzer etkiyi yaratmakta zorlandığı projelerde yer aldı. Özellikle yüksek bütçeli bir video oyunu uyarlaması olan ve izleyicide beklenen heyecanı uyandıramayan epik bilimkurgu denemesi “Borderlands” (2024) filminin ardından, Eli Roth’un kan ve vahşet dolu o tanıdık köklerine geri dönüşüne “Ice Cream Man” ile şahitlik ediyoruz.
Görünürde yaz tatillerinin, sıcak günlerin ve neşeli çocukluk hatıralarının en masum simgesi olan dondurma, Eli Roth’un elinde izleyiciyi bir daha dondurma yerken iki kez düşündürecek kadar tiksindirici bir vahşet nesnesine dönüşüyor. Film, dışarıdan son derece huzurlu ve sevimli görünen Bayleen Bay adlı küçük bir banliyö kasabasında geçiyor. Ancak bu kasabanın sakinliği, gizemli bir dondurmacının sokaklara adım atmasıyla yerle bir oluyor. Konu oldukça basit: Dondurmacının dağıttığı dondurmaları tüketen çocuklar, adeta Ophiocordyceps mantarının kontrolüne girmiş zombi karıncalar gibi beyinleri ele geçirilerek vahşi birer cinayet makinesine dönüşüyor. Dondurma arabasının melodisi kasaba sokaklarında yankılandığı an, dondurmayı tadan her çocuk uykusundan bir canavar olarak uyanıp çevresindeki tüm yetişkinleri katletmeye başlıyor.

Masumiyetin Yozlaşması ve Tekdüze Vahşet
Film, süresinin yarısından fazlasını akıl almaz bir gaddarlıkla yetişkinleri parçalayan çocukların sahnelerine ayırıyor. Mide bulandıran, gözlerinizi ekrandan kaçırmanıza neden olacak kadar iğrenç ve sansürsüz bir görsellikle sunulan bu anların asıl rahatsız edici tarafı ise Eli Roth’un vahşeti çocukların eliyle bir oyuna dönüştürmüş olması. Elbette çocuk ruhundaki ilkel ve yıkıcı dürtülerin kontrolsüzce uyanışını daha önce sinemada ve edebiyatta gördük. Hiç şüphesiz bunların arasından ilk akla gelen ıssız bir adada mahsur kalan çocukların insan doğasının karanlık yüzünü sergilediği “Lord of the Flies” (Sineklerin Tanrısı) isimli William Golding eseridir. Ne var ki “Ice Cream Man”, konuyu “Sineklerin Tanrısı” gibi felsefi bir derinlikle ya da tutarlı bir psikolojik zeminle ele almaktan oldukça uzak duruyor; mantığı tamamen rafa kaldırarak izleyiciyi yalnızca bir vahşet sağanağıyla baş başa bırakıyor.
Bu kâbus atmosferinde hayatta kalma mücadelesi, çeşitli sebeplerle ölümcül dondurmadan tatmamış olan üç çocuğun omuzlarına yükleniyor. Laktoz intoleransı yüzünden ikramı geri çeviren Jared, Bulimiya nervoza benzeri bir yeme bozukluğu olan Mia ve muhtemelen dondurmayı almaya fırsat bulamayan Tommy, kasabanın son umudu hâline geliyor. Ancak senaryo bu karakterleri derinleştirmek için en ufak bir çaba göstermiyor. Jared’ı biraz olsun tanıma fırsatı bulsak da Mia ve Tommy, senaryonun hengâmesi içine alelacele fırlatılmış silik figürler olarak kalıyor. Karakterlerle bağ kuramadığımız için de çocukların zombileşmiş akranlarından kaçarak oradan oraya savrulması bir süre sonra fazlasıyla sıkıcı bir hal alıyor.

Hedefini Şaşıran Bir İntikam Fantezisi
Hikâyenin arasına serpiştirilen ters köşe denemeleri ve merak unsurunu diri tutma çabaları son derece yapay bir formülden ibaret kalıyor. Gizemli dondurmacının kim olduğu, kasabaya nereden geldiği ve bu dehşeti hangi gerekçeyle başlattığı gibi temel sorular filmin son çeyreğinde adeta bir oldu bittiye getirilerek açıklanıyor. Senaryo yeterli bir altyapı ve hazırlık süreci inşa etmediği için kasabanın tamamını cezalandırmaya girişen kolektif bir felaket tablosundan dar bir kişisel intikam hikâyesine evrilen final, dramatik ağırlığını yitirerek bütünüyle havada kalıyor. Oyuncu kadrosunda ise Jean Dujardin’i andıran simasıyla dikkat çeken Ari Millen, tek bir kelime bile etmeden Dondurmacı Jonathan Smiley rolünde oldukça tekinsiz, sempatiklikle canavarlık arasında gidip gelen başarılı bir performans sergiliyor. Ne var ki filmin başrolündeki Jared’e hayat veren Charlie Zeltzer, Mia’yı oynayan Kiori Mirza Waldman ve Tommy olarak karşımıza çıkan Shiloh O’Reilly üçlüsünün ilgi çekici ve akılda kalıcı performanslarından bahsetmek ise pek mümkün olmuyor.
Nihayetinde “Ice Cream Man”, aşırı doz vahşetin ortasında yer yer sinir bozucu derecede saçma anlar barındıran, izleyiciyi midesini tutmakla kahkaha atmak arasında bırakan bir kara komediye göz kırpıyor. Ancak bu absürtlük bilinçli bir tür parodisi olmaktan ziyade, yönetmenin ne anlattığını umursamaz tavrından besleniyor gibi duruyor. Gösterilen vahşet ne gerçek anlamda sarsıcı bir korku yaratabiliyor ne de absürt tonuyla doyurucu bir komedi sunabiliyor. Hassas bünyeye sahip olan izleyicilerin kesinlikle uzak durması gereken film; zayıf anlatısı, aceleye getirilmiş finali ve hedefsiz şiddet gösterisiyle vaatlerini yerine getiremeyen, hafızalardan hızla silinmek istenecek kadar zayıf bir seyirlik olarak kalıyor.












