Çizgi Roman Sanatçısı ve Animasyon Yönetmeni MUSTAFA A. KARA ile Röportaj
Çizgi romandan ödüllü reklam filmlerine görsel hikâye anlatımında kendine özgü bir dil kuran Mustafa Ahmet Kara, bu kez “Milas ve Köyleri” grubunun unutulmaz parçası “Tantuni“nin müzik klibiyle karşımıza çıkıyor. Mustafa Ahmet Kara ile “Tantuni” klibinin arka planını, görsel atmosferini ve müzikle kurduğu yaratıcı diyaloğu konuştuk.

UĞUR TATAR: Filibeli Ahmed Hilmi’nin tasavvufi şaheseri “Âmâk-ı Hayâl“i çizgi romana uyarlarken kurduğunuz metafizik ve sembolik görsel lisan, bu kısa filmde de kendini hemen hissettiriyor. Geçmiş projelerinizdeki bu manevi ve felsefi arayış, “Tantuni”nin karanlık distopyasını ve ilahi adalet evrenini inşa ederken görsel hafızanızı ve yönetmenlik reflekslerinizi nasıl besledi?
MUSTAFA A. KARA: Sanatsal üretim varoluşun ayrılamaz bir parçası. Tıpkı kimyasal tepkimeler, fiziksel ve matematiksel denklemler gibi girdiler ve çıktılar üzerine kurulu. Sanat; beş duyumuz ile algıladığımız verileri özümseyip işleyerek çıktı haline getirdiğimiz bir süreç. Baktığınız açıya göre astronomi ve biyoloji de kurcalayıp katalogladığımız en yüce sanatın tecellisi. Süreklilik arz eden bir kainat sanatı içerisinde nefes alıp veriyoruz. Tüm bu düzlemde insanın icra ettiği sanat, semboller ve göstergeler üzerinden belli amaçlara hizmet eden bir hafıza oluşturuyor. Pusula ve pergel gördüğünüzde aklınıza “mason”ların gelmesi, tek göz veya üçgen yapılar ile “Kabala” bağlantıları kurmak şaşılacak bir durum değil. Bunların popüler kültür aracılığı ile insan zihnine sevimli ve zararsız şeyler olarak yerleştirilmesi ise tam olarak karşısında durduğum, savaştığım ve ifşa etmeye kendimi adadığım bir durum. Misal; 666’nın şeytanın rakamı olduğu herkes tarafından bilinmekte ancak 777’nin içerisindeki şeytanı farketmek biraz daha donanımlı ve tedbirli olmayı gerektirmekte. Şeytan kadar, mistisizm ve ezoterizmi de düşman edinmek gerektiğine inanıyorum. Hepimiz bir noktada yaşantısında gözlemlediği sıradışı anları anlamlandırmaya çalışan varlıklarız. Ve ezoterizm; insanın kendi manâsını bulma sürecinde, en savunmasız olduğu anlarda saldırıyor. Bu sebeple yaşadığımız bu post-truth çağındaki hakikat arayışımda bulabildiğim yegane çözüm; tüm bu mistisizmden sıyrılıp “mübin” olan Kur’an-ı Kerim’i referans almak. Ayrıca bu proje, bireysel olarak, Amak-ı Hayal’de özümsediğim manevi arayışımın sona erdiğinin, Raci gibi tımarhanelere düşmek yerine tüm ezoterik ve mistik sembollerden kurtulup kendimi kutsal kitabımız ile tamamlandığımın şahsi bir müjdesi ve kutlamasıdır.

U.T. : Görünürde yerel ve gündelik bir figür olan tantunicinin maruz kaldığı şiddet, aslında Filistin’den yeryüzünün dört bir yanına uzanan modern bir soykırım ve zulüm eleştirisine dönüşüyor. Sizi doğrudan bu hikâyeyi anlatmaya, zulmün ve ezilenlerin çilesini böylesine rahatsız edici ama bir o kadar da evrensel bir metafor üzerinden perdeye aktarmaya iten temel şey neydi?
M.A.K.: Tek kelime. “Vicdan”. Çünkü boykot dışında elimden gelen yegane şey sanat. Ordularım yok, silahlarım yok, gökten yağdırabileceğim füzelerim veyahut cerrahi operasyon yapabilecek özel timlerim yok. Bunların yerine Allah’ın verdiği, beni farklı kıldığı sanatsal nimetler var. Bunları da zulmü duyurmak ve insanların empati kurmalarını sağlamak için kullanma gayretindeyim.

U.T. : Film, izleyiciyi ezilenlerin acısına ortak eden son derece tedirgin edici ve sert sahneler barındırırken aynı zamanda sabır ve tevekkülle yoğrulmuş sarsılmaz bir umutla dengeleniyor. Senaryoyu yazarken izleyiciyi karamsarlık ve çaresizlik hissinde boğmadan, o ince umut ve diriliş çizgisini korumak dramatik açıdan sizi en çok nerelerde zorladı?
M.A.K.: Belki güneşin her sabah doğduğuna tanıklık ediyoruz ancak kabul edelim ki kapkaranlık bir çağda yaşıyoruz. Rabbimizin kitabında 32 farz kadar önem taşıyan ancak kulak arkası ettiğimiz pek çok tavsiyesi var. Bunlardan bir tanesi ve belki de en önemlisi de “hiçbir şekilde O’ndan ümidin kesilmemesi”dir. Hikayenin son bölümünde iyice sertleşen “gore” tablo zulmedenlere tecelli eder. Hissettiğiniz dengeyi oluşturanın da bu olduğu kanaatindeyim. Gözümüzün gördüğü bu acı verici tablo, zulmedenin hak ettiği bir ceza olarak karşımıza çıkınca yürek katlanır oluyor. Hatta filmi izleyen bazı insanlar; yıllardır elleri bağlı, yürekleri yanarak tanık oldukları bu mezalime sebep olan zalimlerin, Allah’ın bir vaadi olarak, bu şekilde cezalandırıldığıni görmenin yüreklerinin yağlarını erittiğini ve o sert sahnelerin, beraberinde adaletli bir iç huzur getirdiğini ilettiler. Şeytanın karanlığına hizmet edenler, karanlığın gerçek sahibi ile tanışınca bir katre aydınlığa muhtaç hale gelirler.

U.T. : Filmin dokusunda boyunlara vurulan zincirlerden hassas adalet terazilerine kadar Kur’an ayetlerinin izini sürüyor, finalde ise adeta izleyiciye bir kaynakça sunuyorsunuz. Kıyamet, ceza ve mutlak adalet ile ilgili ayetleri sinematografik metaforlara dönüştürürken dengeyi nasıl kurdunuz?
M.A.K.: Bir başucu kitabı haline getirdiğiniz zaman, Kur’an-ı Kerim’in sebep-sonuç ilişkisini zirvede kuran bir kitap olduğunu çok rahat idrak edebiliyorsunuz. Malesef günümüzde, ayetlerin cımbızla çekilip manipülatif bir şekilde yersizce tartışma konusu yapılmalarına tanık oluyoruz. Halbuki ayetlerin öncesinde ve sonrasında neyin, ne için olduğu gayet anlaşılır bir şekilde mevcut. Gündemi takip ederken de sıkça rastlaştığımız bir manipülasyon yöntemi bu aslında. Herhangi bir zâtın yaptığı 10 dakikalık açıklamanın 20 saniyesi kırpılarak yayına sürülüyor ve bu eksik argüman üzerinden kitlelerin algısı yönetilip sûni linç kampanyaları oluşturuluyor. Kitabımızda kimin ne için cezalandırıldığı çok net bir şekilde anlatılırken, o cezanın nasıl gerçekleşeceği de hayal gücüne mahal bırakmayacak kadar somut ve net tasvirlerle aktarılıyor. Bu sebeple eğer bu hikayede oluşmuş bir denge unsuru var ise, bu Allah-u Teala’nın bizlere kitabında sunduğu terazinin dengesinin bir tezahürüdür. Bir de unutmamak lazım ki günün sonunda Kur’an-ı Kerim’i görselleştiriyorsunuz ve bu ağırlığı üretim sürecinde de taşımanız gerekiyor. Burada oluşturmaya çalıştığım format kutsal kitabımızı önceleyen bir edebe sahip. O yüzden benzer çalışmalar yapmak isteyen arkadaşlara önerim kendilerini bir “muhafız” ile eşlemeleridir. Hafız olmak yetmez. Çünkü ne hafızlar var unutur veyahut ezberler ama hayatına tadbik etmez. Muhafız ise muhafaza eder. Onunla birlikte geleceğe aktarabileceğiniz bir hafıza oluşturabilirsiniz. Böylelikle ömrünüz bitip mahşerde Rabbimize hesap verirken, yanınızda o zor günü beraber atlatmayı umabileceğiniz bir şahit ve dost edinirsiniz. İsmiyle bile yüreklere hem korku, hem de güven salan Abdülkerim Satuk Buğrahan Şimşek kardeşim bu projenin muhafızı olarak derdimi, korkularımı, kaygılarımı en çok yüklenen kişi ve kendimi güvende hissetmemi sağlayan, Allah’ın huzurunda gerekirse şahit olarak çağıracağım yüce bir dost oldu. Rabbim ondan ve onu yetiştirenlerden razı olsun. Çünkü unutmayalım ki hiçbir sanatsal proje, uğrunda cehennemde yanmaya değmez. Rabbimiz bizi cehennemin o her yeri saran ateşinden korusun.

U.T. : Piyasadaki ruhsuz ve kontrolsüz yapay zekâ üretimlerinin aksine ana kareleri elle çizip yapay zekâyı ara karelerde ve canlı çekim hareket aktarımlarında disiplinli bir yardımcı olarak konumlandırdığınız hibrit bir metot geliştirdiniz. Bir sanatçı olarak yapay zekânın yaratıcı iradenizin önüne geçmesine izin vermeden, insan elinin ve ruhunun imzasını her karede hissettirmeyi nasıl başardınız; bu üretim modeli animasyonun geleceği için bir manifesto niteliği taşıyor mu?
M.A.K.: Yıldız Teknik Üniversitesi, İletişim Tasarımı mezunuyum ve muhteşem bir eğitim aldım. Özellikle iletişim tasarımcısı iseniz çok zinde bir algınız olmalı. İçerisinde var olduğunuz, her zerresi birbiriyle etkileşim halinde olan koca bir evrenin, zihninize doğru bir şekilde akmasına izin vermeniz gerekiyor. Sanat; maddenin ve mânanın birbiriyle nasıl iletiştiğini idrak ettikten sonra, iletişim için kullanabileceğiniz etkin bir araç formuna indirgeniyor. Engin bir kavramı temel yapı taşlarına indirgediğinizde ise üzerinde kontrol sağlamanız kolaylaşıyor. Bahsettiğiniz sanatçı iradesi burada devreye giriyor. İletişimin özünü iradenize boyun eğdirdiğiniz zaman, belki zihninizin çalışma prensiplerini tam kavrayamadığı karmaşık mühendislik harikaları bile sizin için bir araç haline dönüşüyor. Daha basit bir şekilde örnekleyecek olursam; bir arabanız var, tasarlayan mühendis siz değilsiniz ve bir tamirci çırağı kadar bile motorundan anlamıyorsunuz ancak onu kullanıp dilediğiniz yere gidiyorsunuz. Arabanın veya mühendisin dilediği yere değil. Yapay zekaya da bu şekilde yaklaşıyorum. Ürettiğim projeyi omuzlarında taşıyacak, bedelini karşılayamadığım onlarca insan yerine, direksiyonu elimde olan, beni dilediğim yere götürebilecek bir araç. Burada isimlerini anmam gereken, bu sanat ve tasarım ahlakını kazanmamı sağlayan çok kıymetli hocalarım oldu. Umut Burcu Tasa hocam hâlâ bölümde eğitim vermeye devam etmekte. Bager Akbay hocamın ise hali hazırda sanatın temel niteliklerine ve “yapay zeka ile uslup oluşturma”ya dair pek çok çalışması mevcut. Özellikle bu iki hocamın üzerimde emekleri çoktur. Rabbim biliyor ki ben onlardan razıyım. Ve tüm benliğimle onların da benden razı olmalarını temenni ederim.

U.T. : Eser, geleneksel bir müzik klibinin ticari ve estetik kalıplarını tamamen yıkarak, şarkıdan bağımsız dahi ayakta durabilen 6 buçuk dakikalık bağımsız bir kısa film hüviyeti kazanıyor. Bir müzik klibi çekme amacıyla yola çıkıp müziği görsel bir anlatının atmosferik bir parçasına dönüştürmek, biçimsel ve ritmik açıdan yönetmenlik kararlarınızı nasıl şekillendirdi?
M.A.K.: Dediğiniz gibi, bu proje ticari ve estetik kaygılarla değil; köy yerinde dedelerinden kalan, evvelinde inek damı olarak kullanılmış sonra da müzik stüdyosuna çevrilmiş bir yerde, etraflarında yaşanan tüm bu acıyla ne yapacaklarını çözmeye çalışan iki amcaoğlunun bulabildikleri yegane çıkış yolu olarak başladı. Senaryo ve şarkı sözleri birbirinden önce veya sonra değil, bir dayama merdivenin dikey taşıyıcıları gibi eş zamanlı inşa edildi. Tabiatı gereği görsel anlatımın icrası daha uzun sürdü. Buğrahan Kara benim için küçücük bir köye koca bir dünyanın nasıl sığdırılabileceğinin ispatıdır. Ardından projeye Süleyman Yunus ve Hasan Utku dahil oldu. Bizler kendi mesleklerinden vazgeçmeden; ağacında zeytin, toprağında zerzevat, çamurunda balık yetiştiren insanlarız. Modern dünyanın dayattığı konforlu şehir hayatına özenerek köylerinden uzaklaşan gençlerin aksine biz bunu bir nişane olarak benimsedik. Bizleri bu bilinçle yetiştiren ailelerimizden Rabbim razı olsun. Ve pek çok kişinin bilmediği ise; Bodrum gibi turizmi ile dünyaya mâl olmuş cennet ilçemizin denkleminden kapı komşusu olan Milas’ı çıkarttığınız anda bütün tedarik zinciri çöker. Bu sebeple Milas ve Köyleri müzik grubu; malesef dünyadaki kaosa ve acılara karşı kayıtsız kalan ve hedonizm ile özdeşleşmiş Bodrum kentinin, bilinçsizce ismini kullanarak “aşk için cehenneme gidebilme” cesaretini kendinde bulanlara verilmiş bir cevaptır. Evet belki film, şarkıyı çıkarınca kendi başına ayakta duran bir yapıda görünebilir. Ancak proje tamamiyle az önce bahsettiğim gerilimden besleniyor. Eğer bizler Milas-Bodrum ekseni yerine Erzurum’da ikamet etseydik bugün böyle bir proje gerçekleşmemiş olurdu.

U.T. : “Tantuni” ismi ilk bakışta esprili ya da sıradan bir içerik beklentisi yaratsa da film ilk saniyesinden itibaren izleyicide adeta bir şok dalgası oluşturuyor. Şarkı isminin bu aldatıcı sadeliği ile klibin sırtlandığı ağır teolojik ve politik yük arasındaki kontrastı bilinçli bir “ters köşe” estetiği olarak mı tasarladınız, bu riskli tezat anlatının gücünü nasıl etkiledi?
M.A.K.: Barış Manço ile büyüyen bir neslin Tantuni isimli bir şarkı yapması garip değil. Mesela “Cacık” şarkısını ele alırsak sözlerinin derinliğini ve politik duruşunu tekrardan hatırlatmak isterim. Farklı olarak bizim zamanımızdaki acılar ve süregelen bu soykırımın derdi bizi minörlere ve hüzün barındıran makamlara yönlendirdi. Ters-köşe konusunda haklısınız. Bu karşıt yapının etkisini bildiğimiz için yola baştan bu şekilde çıktık. Kontrast bir resme uzun süre baktığınızda retinanız yanar ve gözünüzü kapatsanız dahi belli bir süre o görüntüyü görmeye devam edersiniz. Bilinçte de böyle kalıcı bir etki hedeflendi. Kavram olarak tantuni ise az sürede çok şey anlatmaya yarayan bir anlatı taşıyıcısı. Tantuni ne karanlığın, ne de aydınlığın sebebi. Sadece bir metafor. Denklemden tantuniyi çıkarttığınızda dünya siyasetinde veyahut dinler tarihinde hiçbir sey değişmeyecektir. O sadece çağlar boyunca süre gelen zalim ve mazlum ilişkisininin anlatımını 5 dakika gibi bir sürede aktarmayı kolaylaştırmak için var.

U.T. : Aylarca süren yoğun bir emek, kare kare işlenen sahneler ve ilahi adaletin tecellisine dair derin bir tefekkür süreci… Tüm bu zorlu prodüksiyon boyunca, gerek masadaki bir çizimde gerekse kurguda sizi duygusal ve ruhsal olarak en derinden sarsan, “İşte bu işi tam da bunun için yapmalıydım” dedirten o an neydi?
M.A.K.: O anlardan belki düzinelerce var ancak çoğu kişisel. Yine de 3 tanesini insanlarla buradan paylaşabilirim.
İlki daha projenin başlarında yaşandı. Şarkıyı kaydedip senaryoyu yazdığımızda 2022 senesiydi ve henüz 7 ekim olayları ve ardından şiddetini arttıran Gazze soykırımı gercekleşmemişti. Farkındalık sahibi ve bilen insanlar için ise bu süreç 1948 Nekbe vakasından beri kanayan bir yara. 7 Ekim günü yaşandığında karakterleri tasarlamış, birkaç sahne resmetmiştim ve storyboard bitmeye yakındı. Birkaç hafta boyunca ne hissedeceğini bilememenin şokuyla karışık sanki bir geç kalmışlık hissi tezahür etti. Sanki projeyi yetiştiremediğim için bunların yaşandığına dair gereksiz bir sanrı. Sanki bunu bitirebilseydim ve kötü insanlar bu filmi izleselerdi o kadar insanı öldürmezlerdi gibi yersiz bir suçluluk. Bir süre sonra Allah’ın izniyle bu ruh halinden sıyrılıp, sandığım gibi bir kudrete sahip olmadığımı kabullenerek devam ettim. Ama hikayede tek bir değişiklik yaptım. Girişteki sahneyi Gazze yerine Kudüs’e evrilttim. Çünkü bu gözü dönmüşler durmayacaktı ve onlar için asıl önemli olan yer Mescid-i Aksa idi.
İkıncisi ise animasyonları yapmak için insan kaynağı bulmaya çalışırken sürekli maruz kaldığım sırt dönen sanatçı arkadaşlarım. Görsel dünyasını paylaştığım an heyecanlanarak “varım” diyen ancak senaryoyu gördüğünde, hayat görüşüne uymadığı için çalışmaktan vazgeçen, islamofobinin kurbanı olmuş sevgili arkadaşlarım. Bu durumun bıraktığı yara ne kadar acıtsa da güzel ahlak, hasta ile değil hastalık ile mücadele etmeyi gerektirirdi. Kimseye gönül koymadan yoluma devam ettim. Bu yaşananlar tekrar tekrar gösterdi ki planlı bir şekilde oluşturulan islamofobi virüsü ile mücadele edilmeli. Müslümanların da bu konuda daha bilinçli davranmaları gerek. “Eyvah din elden gidiyor” kaygısı ile yaralı bir hastayı karga tulumba hastaneye götürmek, iyi olacak hastayı daha da beter edecek davranışlar ve tepkilerde bulunmak yerine, sakin kalmalı ve dinimizi en güzel şekilde hoşgörü ve anlayış ile yaşayarak temsil etmeliyiz. Allah’ımız muhakkak ki kendi dinini korumaya muktedirdir. Biz insana kıymet verip insanı yaşatmaya odaklanmalıyız.
Ve son olarak filmin kapanış jeneriğinde gördüğünüz anonim animatörler. Öncelikle konu buraya geldiği için hiçbir çekincesi olmadan ismini yazdığımız tüm kardeşlerime canı gönülden teşekkür ediyorum. Eğer bu işin bir sevabı var ise Rabbim hepsini bizlere eşit pay etsin. Günahı var ise ben boynuma yüklenmeye hazırım. Yenimin altında cell animasyon yapabilmek olmadığı için projenin tıkandığı bir anda Türki Cumhuriyetlerden yardımıma yetişen genç bir ekip oldu. Ve bazı sahneleri onlar sayesinde yapabildim. Ancak profesyonel hayatlarının başlangıcında olduklarından ve malesef hepsi de sektörün Siyonist ve Evanjelist odaklar tarafından finanse edildiğini bildiklerinden dolayı isimlerinin geçmesini istemediler. Bu durumu anlayışla kabul ettim ve bu projeyi onlar için de bitirmek istedim. Son demde Rabbim yapay zekayı gönderdi ve can dostum Suriyeli yönetmen Abdulwareth Laham, yine aslan yürekli Kırgız Manas Nurlan kardeşim ve ekibi ile filmi tamamladık.

U.T. : “Tantuni” ile hem teknik açıdan özgün bir yapay zekâ destekli animasyon modeli ortaya koydunuz hem de derinlikli temaların animasyonla nasıl anlatılabileceğini kanıtladınız. Bu sarsıcı deneyimin ardından TAY Animation Studio bünyesinde ufukta görünen yeni projeler nelerdir; izleyiciyi nasıl yapımlar bekliyor?
M.A.K.: Gönül ister ki yapay zeka modellerini bir kenara koyup sanatçılara hakettikleri gerçek değeri verebilelim. Ancak ülkemizin ve coğrafyamızın yıllardır içinde bulunduğu kaotik durumdan ötürü sanatı bir türlü önceleyemediği de aşikar. Bunun için de kimseye tavır alma lüksümüz yok. Çünkü sanatçının ilk önce hiç olmayı kabullenmesi gerekiyor. Düşünsenize sürekli bir savaş iklimi var. Ansızın gelen afetler, hiç bitmeyen altyapısal ve ekonomik sorunlar var. Hal böyle olunca bir çiftçinin, bir fırıncının, bir elektrikçinin hatta hıfzısıhha adına belediye temizlik işçisinin gerçek anlamda bir çizerden çok daha değerli olduğunu kabul etmek gerek. Sanatçı ancak kibrinden sıyrılıp hiçliğini kabul ettikten sonra sanatın her şey olabileceği bir dünya oluşturabilir. Ve unutmayalım ki sanat, tebliğin en zarif ve etkili halidir. Allah’ın ayetleri de bu sebeple kafiyeli değil midir? Elbette ilerisi için; adı konmuş, hikayeleri yazılmış, demo kayıtları yapılmış pek çok projemiz var. Yine de ne olursa Allah azze ve celle’nin dilemesiyle gerçekleşecektir. Olur, olmaz, Allahu alem. Ancak O bilir, biz aciz kullar bilemeyiz.
U.T. : Teşekkür ediyorum, bizi kırmayıp sorularımızı bu kadar içten ve dürüst bir şekilde cevaplandırdığınız için. Eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?
M.A.K.: Kıymet verip projeyi incelediğiniz ve sorduğunuz isabetli sorular için ben teşekkür ederim. Sayenizde şu 4 senenin muhasebesini de gerçekleştirmiş oldum. Hayallerinizin hayırla gerçekleştiği günleriniz olsun.












