Dalgasız Bir Deniz: “LA OLA” (2025)

Dalgasız Bir Deniz: “LA OLA” (2025)


2018 yılında “Yabancı Dilde En İyi Film” Oscar ödülünü kazanan “A Fantastic Woman” (Muhteşem Kadın, 2017) filmiyle tanıdığımız Sebastián Lelio’nun yönetmen koltuğuna oturduğu “La Ola” (Dalga, 2025), Şili’deki feminist öğrenci hareketlerinden ilham alıyor. Film, ataerkil düzene başkaldıran kadınların öfkesini ve adalet arayışını ilginç koreografi ve şaşırtıcı müziklerle harmanlayarak masaya yatırıyor.

Şili’den Dünya’ya Yayılan Dalga

Şili’de 2018 yılında başlayan ve “Feminist Dalgası” (La ola feminista) olarak adlandırılan protestolar, üniversitelerde önüne geçilemeyen cinsel taciz ve istismar vakalarına bir tepki olarak doğmuştur. Ülkenin köklü eğitim kurumlarının önde gelen profesörlerinin de adının karıştığı taciz skandallarının ardından, kadın öğrenciler adaletin sağlanması için harekete geçmiştir. Başkent Santiago başta olmak üzere ülkenin dört bir yanındaki şehirlere yayılan eylemlerde, öğrenciler birçok üniversite kampüsünü barikatlar kurarak işgal etmiştir. Ülke tarihinde eşi benzeri görülmemiş kitlesel bir harekete dönüşen protestolara on binlerce kişi katılmıştır.

Elbette sadece ülke tarihine yön veren değil, kadın haklarına dair mücadele konusunda da örnek olarak gösterilebilecek böylesine önemli bir olayın bir sanat eserine ilham olması şaşırtıcı bir durum değil. Şili sinemasının en önemli figürlerinden biri olan Sebastián Lelio, olayların başladığı günden tam 7 yıl sonra bu konuyu çok farklı bir yaklaşımla ele almayı tercih ediyor. Yönetmen, hiç beklemediğimiz bir şekilde haksızlığa, adaletsizliğe ve ataerkil düzene başkaldıran cesur kadınların hikâyesinden esinlendiği hikâyeyi bir müzikal olarak perdeye yansıtmaya çalışıyor.

Ciddiyet ile Gayriciddilik Arasında

Filmin merkezinde Julia isimli genç bir kadın var. Annesinin ısrarlarına rağmen tıp okumayıp çok istediği müzik bölümüne girmiş olan Julia, kendi halinde sessiz sedasız bir insan olarak dikkat çekiyor. Fakat yönetmen, onunla ilk tanıştığımız sahnede Julia’yı zevküsefa içinde yaşayan, yarını düşünmeden davranan rahat bir insan gibi resmediyor. Aslında bu seyirci olarak bizim algılarımızla oynayan bir giriş sahnesi. Zira Julia’yı bir daha hiç o şekilde görmüyoruz. Julia, ne istediğini bilen, çok istediği müzik bölümünde ilerlemek için uğraşıp duran biri olarak hayatına devam etse de o andan itibaren Julia’yı yargılamaya başlıyoruz. Bununla birlikte Julia’yı ilk gördüğümüz sahnede asistan hocası ile yatması onun hayatının sonraki sürecini tamamen değiştiren bir olaya dönüşüyor. O sıralarda üniversite kampüsünde başlayan protestolar ile cinsel istismar ve taciz konusunda bilinçlenmesi Julia’nın sarhoş olduğu o muğlak geceyi aydınlığa kavuşturma arzusunun kapılarını aralıyor. Kendi rızası ile bir cinsellik mi yaşadı yoksa onun sarhoşluğundan yararlanan hocası tarafından tecavüze mi uğradı, bir türlü emin olamıyor. Onu büyük bir dilemmada bırakan bu durum, protestolara daha bir istekli bir şekilde katılmasına sebep oluyor. Ve bu sessiz sedasız, hatta silik insan bir anda protestoların merkezindeki isme dönüşüyor!

Aslında yönetmen Sebastián Lelio ile birlikte Manuela Infante, Josefina Fernandez ve Paloma Salas üçlüsünün kaleme aldığı senaryo; kitlesel bir protestonun fitilini sıradan bir insanın ateşlediğine dair etkileyici bir hikâye anlatmak için tüm argümanlara sahip olmasına rağmen ortaya pek de ciddiye alınmayacak bir tablo koyuyor diyebiliriz. Böylesine önemli bir konuyu, üstelik yaşanmış olaylardan yararlanarak ele alınan böylesine önemli bir meseleyi hayallerin gerçeklerin önüne geçtiği bir dünya üzerinden anlatmak, ne kadar doğru bir karar bilemiyorum. Bana kalırsa filmin en temel problemi de tam olarak bu tercihten dolayı ortaya çıkıyor. Böylesine ciddi bir meseleyi bir noktadan sonra iyice zıvanadan çıkan bir karnaval havasında anlatmak, sanki meselenin özüne biraz ihanet etmek gibi geliyor. Zira sıradan bir dram filmi olarak başlayan film, özellikle protestoların başladığı kısma geldiğinde kara mizah sosuna bulanmış, ciddiyet ile gayriciddilik arasında gidip gelen sevimsiz bir müzikale dönüşüyor.

Bu Bir Direniş Hikâyesi mi?

Yönetmen Sebastián Lelio, bir direniş hikâyesini görsel bir şölene dönüştürmeye çalışırken çoğu zaman hikâyenin derinliğini gölgeden bırakan bir atmosfer inşa ediyor. Protestoyu sanki abartılı bir performans sanatı gibi ele alan bu bakış açısı meseleyi ciddiyetten öyle arındırıyor ki film, kendi yarattığı evrende bile inandırıcı olmayı başaramıyor. Aslında başlangıçta inandırıcı olmak için çabalayan film, karakterini geliştirmek ve onu kendi evreninde doğru bir şekilde konumlandırmak için doğru hamleler yaparken bir noktadan sonra Julia’nın travmatik zihninin içine girmişiz gibi çok ilginç ve çok renkli bir dünyaya bizi buyur ediyor. Bu, karakterin ruhsal durumunu ele almak için parlak bir fikir gibi gözükse de uygulama anlamında elimizde karmakarışık bir film olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Özellikle erkeklerin ansızın kurmalı oyuncaklar gibi hareket etmesi, masa altına yapıştırılan sakızların C4 patlayıcılar gibi infilak etmesi, duvarların kartondan yapılmış gibi delinip geçilmesi… Bir rüya alemini çağrıştıran anlar gerçekliği zedelerken perdede izlediğimiz görüntülerin bir rüya aleminden mi fırladığına yoksa karakterimizin gerçeklik algısı bozulduğu için mi böyle şeyler gördüğüne bir türlü karar veremiyoruz. Belki de tüm bu tuhaflıklar gerçekten oluyordur, onu da bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, yaratılan dünya ile bu görüntülerin bir türlü iç içe geçmemesi oluyor. Film boyunca sanki yönetmen, kibirli bir bakışla anlaşılması güç metaforları hiçbir kaygı gütmeden bir bir sıralıyormuş gibi hissediyoruz.

Filmin insanı çığırından çıkaran dünyasını bir nebze olsun katlanılabilir kılan ise Julia karakterine hayat veren Daniela Lopez oluyor. Kendisi kariyerindeki ilk uzun metraj filmde gerçekten etkileyici bir performans ortaya koyuyor diyebiliriz. Hem dans ediyor hem şarkı söylüyor hem de karakterine dört elle sarılıp hikâyeyi sırtlanıp taşıyor, daha ne olsun! Fakat onun tüm çabaları da yetersiz kalıyor. Yönetmen Sebastián Lelio, 2018’de Şili’de gerçekten yaşanmış protestoları hatırlatan bir film yaptığı için takdiri hak etse de meseleyi eleştirel bir gözle ele alırken daha doğrusu ele almaya çalışırken tam anlamıyla sınıfta kalıyor. İlham aldığı olayları tekrar gündeme getirmesi dışında pek olumlu bir nokta bulamayacağımız “La Ola”, ne tecavüzün travmatik sonuçlarına odaklanabiliyor ne bir kurbanın psikolojisini perdeye yansıtabiliyor ne de böylesine ciddi bir meseleyi ritmik bir üslup ile ele almaya çalışırken bize takdire değer bir müzikal izleme şansı tanıyor. Film, ilginç ama olmamış bir deneme olarak hafızalarda kendine ufak bir yer ediniyor, hepsi bu.

Filmin Türkçe Alt Yazılı Fragmanı

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir