Eski Hollywood’a Saygı Duruşu: “MINIONS & MONSTERS” (2026)

Eski Hollywood’a Saygı Duruşu: “MINIONS & MONSTERS” (2026)


İlk kez “Despicable Me” (Çılgın Hırsız, 2010) filmiyle hayatımıza giren Minyonlar, sevimli bir yardımcı karakter ordusuyken “Minions” (Minyonlar, 2015) ile kendi filmlerine kavuştular. Çok geçmeden popüler kültürün en bilinen karakterlerinden biri olan Minyonlar, hem ortaya çıktıkları “Despicable Me” ana serisinin dört filminde hem de kendi adlarını taşıyan “Minions” yan serisinin 3 filminde karşımıza çıkarak şimdilik 7 filmlik koca bir külliyatın doğmasına sebep oldular. “Minions” serisine şöyle bir baktığımızda, sevimli kahramanlarımızın nasıl ortaya çıktıklarına ve eski kötümüz Gru ile nasıl tanıştıklarına şahit olduğumuzu görüyoruz. Serinin üçüncü filmi olan “Minions & Monsters” (Minyonlar ve Canavarlar, 2026) ise kahramanlarımızın Hollywood’un doğduğu o şatafatlı yıllarda yaşadıkları maceralara ortak olmamızı sağlıyor.

Hollywood’a Doğru

“Despicable Me” serisinin ilk üç filminin ve “Minions” serisinin ilk filminin yönetmenlerinden biri olarak tanıdığımız, ayrıca Minyonların meşhur sesinin de sahibi olan Pierre Coffin, aradan geçen yaklaşık 10 yılın ardından yine Minyonları yönetmek için koltuğuna oturuyor. Elbette başından beri serinin yönetmenliğini yapan bir ismin, hatta bu seri ile Oscar’a da aday olmuş bir yönetmenin bu filmi yönetiyor olması film için büyük şans, buna emin olabiliriz. Ama 6 filmin ardından bu karakterle ilgili anlatacak bir şey kaldı mı, işte ona pek emin değiliz. Senaryoyu da “Minions” serisinin senaristlerinden biri olan Brian Lynch ile beraber yazan Pierre Coffin, aslında ellerinde çok fazla malzeme kalmadığının farkında olduğu için bu ölümsüz karakterleri istediği mekanda ve zamanda konumlandırabilecek olmanın ayrıcalığını kullanıyor ve ana hikâye ile gerçek bir bağı olmayan, hatta bağımsız olarak da izlenebilecek bir film ortaya koymaya gayret ediyor. Böyle düşündüğümüzde hem eskiye atıflar yapabileceği hem de ona bolca malzeme verecek olan 1920’lerin Hollywood’undan daha iyi bir yer olabilir mi?

Peki ya, daha önce nasıl doğduklarını ve kötü insanlara hizmet etmek konusundaki sarsılmaz motivasyonlarını çok iyi öğrendiğimiz bu sakar ve budala karakterlerin içinden sanatçı ruhlu bir karakter çıksaydı, ne olurdu? İşte film, omurgasını bu önerme üzerine kurarken aslında bize bir anlamda alternatif bir Hollywood hikâyesi sunuyor. Bunu yaparken elbette komik olmak en büyük vaadi; üstelik bunu gerçekleştirdiğine de hiç şüphe yok! Film, alışık olduğumuz ve beklediğimiz üzere hem eğlenceli dakikalar geçirmemizi sağlıyor hem de yer yer kahkahalarımıza engel olamayacağımız kadar komik olmayı başarıyor.

Hem Nostaljik Hem Çarpıcı Hem de Sevimli

Filmin belki de en dikkat çeken noktası, inşa ettiği görsel dünyanın başarısı oluyor. Filmin girişinden itibaren sessiz sinema dünyasının “Minions” dünyası ile harmanlanması oldukça güzel bir şekilde gerçekleştiriliyor. Ama bununla birlikte hem çarpıcı hem de sevimli bir görsellik anlayışı aynı potada eritilerek etkileyici bir dünya meydana getiriliyor. Nostaljik damarı yakalayan sahneler filmin görsel dünyasını zenginleştirirken Minyonların mücadele ettiği canavarların sevimli ihtişamı da aksiyona farklı bir tat katıyor. Evet, filmin görsel anlamda ortaya çok hoş bir harman koyduğunu söyleyebiliriz ama asıl maharetini eskiye dair göndermeler de gösterdiğine hiç şüphe yok!

Senaryonun sinema tarihine dair çok başarılı göndermelerle dolu olması, özellikle sinema ile yakından ilgili bir seyircinin seyir zevkini fazlasıyla arttırıyor. Bu yüzden “Minions & Monsters” için sadece eğlenceli bir film demek doğru olmaz. Sinema tarihine son derece hakim iki senaristin sinemanın yükselişine dair tüm satır başlarını sevimli kahramanlarımızın absürt hikâyesi ile başarıyla iç içe geçirdiği eğlenceli bir film demek daha doğru olur. Dikkatli düşündüğümüzde kahramanlarımızın isimlerinin bile öylesine seçilmediğini görebiliyoruz. James, Henry ve Ed… “The Great Train Robbery” (1903) filmiyle Amerikan sinemasında tür sinemasının ve dramatik kurgunun öncüsü olan Edwin S. Porter; “Tol’able David” (1921) filmiyle kamera açılarının ve dramatik anlatımın gelişmesinde lokomotif görevi gören Henry King; “The Covered Wagon” (1923) filmiyle sinema tarihinde epik Western türünün temelini atan James Cruze… Sinema tarihine büyük katkıları olan bu isimlerin, Minyonların arasında da sinemayı keşfedip kendi tarihlerinde unutulmaz bir başarıya imza atan üçlüyle aynı ismi taşıması elbette çok hoş bir detay. Senaristlere saygı duymamak elde değil!

Minyonlar Canavarlara Karşı

Aslında elimizde oldukça basit bir hikâye olduğunu söyleyebiliriz. Temel olarak filmde, sinemaya sesin gelmesiyle Hollywood’daki eski şöhretini kaybeden Minyonların, kendi filmlerini çekmek için verdikleri mücadeleyi izliyoruz. Bu basit hikâye yapısı iyi kurgulansa da beklediğimiz aksiyonu tam anlamıyla göremiyor oluşumuz, aslında filmin en büyük sorununu meydana getiriyor. Bütün film boyunca Minyonlar ile canavarların karşı karşıya geleceği gerçek bir mücadele beklerken sadece aceleye getirilmiş bir aksiyona maruz kalıyoruz. Bu aksiyonu zenginleştirmek adına önümüze sunulan yan hikâyeler ise hikâyeye pek bir şey katmadığı gibi varlıklarını sorgulatacak kadar da havada kalıyorlar. Üstüne üstlük bir de deus ex machina dokunuşları ile hikâyenin kendine has o büyüsü de bozuluyor. İyice karmakarışık bir hale getirilen olaylar, dışardan basit müdahaleler ile bir çırpıda çözülüveriyor.

Minyonların özellikle Hollywood’a gelmeleri ve burada şöhreti yakalamalarına kadar oldukça tutarlı bir şekilde ilerleyen olay örgüsü, canavarların işin içine girmesiyle fazlasıyla dağınık bir yapıya kavuşuyor. Bir yandan dünyayı ele geçirip geçirmemek konusunda kararsız kalan şapşal bir robotun hikâyesini izlerken öte yandan kendi filmlerini çekmek için mücadele eden James, Henry ve Ed’in macerasına ortak oluyoruz. Buna bir de canavarların hain planları eklenince birbirinden çok farklı hikâyeler bir araya geliyor. Daha doğrusu bir araya getirilmeye çalışılıyor. Ne yazık ki tüm bu karmaşadan eğlenceli dakikalar çıksa da pek de tutarlı ve derli toplu bir macera çıkmıyor.

Özetleyecek olursak “Minions & Monsters”, zaten bilinen ve sevilen karakterleri hiç riske girmeden görselliği güçlü ve eğlenceli bir hikâyenin içinde konumlandırmak dışında pek fazla bir şeyle ilgilenmiyor. En büyük başarısı sinema tarihindeki önemli yönetmenlere, oyunculara ve filmlere yaptığı göndermeler olan film, güldürmesine güldürüyor ama insan böylesine yaratıcı dokunuşlarla bezeli bir senaryodan ister istemez daha fazlasını bekliyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir