Tarihi Gerçekler ve Efsanelere Bulanmış Rivayetler: “GÜLEN KUKLALAR”

Tarihi Gerçekler ve Efsanelere Bulanmış Rivayetler: “GÜLEN KUKLALAR”


Hiç kuşku yok ki, Hasan Sabbah ve onun geçit vermez kalesi Alamut, karanlık ama bir o kadar da merak uyandırıcı bir dünya vadeder. Öyle ki 11. yüzyıldan başlayarak yaklaşık iki asır boyunca dünyaya korku salan Haşhaşiler, günümüzde Ay Yapım imzası taşıyan ve Türkiye’nin ilk yapay zekâ dizisi olarak tarihe geçen “Castle Walls” (2026) gibi en ileri teknolojili projelere bile ilham vermiştir. Geçmişten bugüne sadece sinema ve edebiyatın değil, popüler kültürün de peşini bırakmadığı bu karanlık miras, Fransız yazar ve çizer Jean Dytar’ın Türkçeye “Gülen Kuklalar” adıyla kazandırılan “Le Sourire des Marionnettes” adlı grafik romanına da ilham oluyor.

Feleğin Kuklaları

“Gülen Kuklalar”, 11. yüzyıl sonlarında İran’ın çok katmanlı atmosferini çizgi roman dünyasına aktarırken Haşhaşiler tarikatının kurucusu Hasan Sabbah, matematikçi ve astronom olması dışında Rubaiyat’ıyla dünya edebiyatına damga vuran Ömer Hayyam ve Büyük Selçuklu’nun kudretli veziri Nizâmülmülk’ü hem bir araya hem de karşı karşıya getiren efsanevi İran öyküsüne yeniden hayat veriyor. 

Kitabın üç tarihsel figürü bir araya getiren bu yapısı, ister istemez akla Amin Maalouf’un unutulmaz başyapıtı “Semerkant”ı getiriyor. Ancak Jean Dytar, Amin Maalouf’un etkileyici cümlelerle inşa ettiği o büyüleyici dünyayı, geleneksel sanatın ve modern çizgi roman estetiğinin sunduğu zengin imkânları harmanlayıp yeniden inşa ederek okura bambaşka bir deneyim sunuyor.

Eserin isminin ilham kaynağı, Ömer Hayyam’ın insanların feleğin elinde birer kukla olduğunu fısıldayan meşhur rubaisi oluyor. Ama aynı zamanda bu rubai, eserin felsefi özünü de temellendiren bir bakışın meydana gelmesini sağlıyor. Sanatçı, bu dünyada insanların körü körüne bağlanılan inançlara ait iplerin ucunda birer kukla gibi oynatıldığını etkileyici bir tablo ile ortaya koyduktan sonra, hakikatin peşinden gitmenin de ne anlama geldiğini ve nelere mal olabileceğini incelikle bir şekilde işliyor.

Zıtlıklardan Doğan Bir Güç

İlk olarak 2009 yılında yayımlanan eser, 2016 yılında Jean Dytar tarafından kapsamlı bir şekilde elden geçirilerek yeni bir edisyon olarak okuyuculara sunuldu. Bu yeni baskı, değişen kapaklar ve bazı küçük revizeler dışında, aslında çok önemli bir dokunuş ile dikkat çekiyor. İlk baskıda yalnızca taklit edilen altın rengi, yeni baskı da doğrudan altın mürekkep ile değiştiriliyor. Hiç şüphesiz bu tercih ile “Gülen Kuklalar”, özgün Fars minyatürlerinin göz alıcı estetiğine daha çok yaklaşıyor. 2026 yılında, yani yeni baskıdan tam 10 yıl sonra BAOBAB Yayınları tarafından basılan Türkçe edisyon, eserin yenilenmiş edisyonunu temel alarak, sert kapak, altın varak ve iç sayfalarda altın yaldızlı baskı ile çizgi roman severlerin koleksiyonlarına katmak isteyeceği bir kitap ortaya koyuyor.

Ömer Hayyam’ın hayata dair mesafeli, şüpheci ve hatta müstehzi bakışı ile Hasan Sabbah’ın gerçekleri bir oyun hamuru gibi istediği şekle sokan radikal ve sarsılmaz inancı, eserde ilgi çekici bir fikri çatışmanın kapılarını aralıyor. Bizi ister istemez ahlaki bir sorgulamaya iten bu çatışma, günümüz insanının hakikat arayışına ve inanç konusunda aşırıya kaçan fanatiklere dair sorulara ve sorunlara da zamansız bir ayna tutuyor.

Tarihte yaşanmış gerçek olayları, Doğu’nun efsanelere bulanmış rivayetleriyle birleştiren “Gülen Kuklalar”, görsel dünyasında da ilginç bir karışım ortaya koyuyor. Jean Dytar, özellikle 15. yüzyılın sonlarından itibaren üstat Kemâleddin Bihzâd ile zirveye çıkan Fars minyatür sanatının büyüleyici dünyasından doğrudan ilham alıyor diyebiliriz. Ama sanatçı bununla kalmayarak, geleneksel minyatürlerin düzlemsel perspektifini modern çizgi romanın dinamik panel düzeni ile ustalıkla harmanlayarak Doğu estetiğini çağdaş bir görsel dile kavuşturuyor.

İsfahan ve Alamut Arasında

Eser, kısa bir prolog ve kısa bir epilog dışında toplam üç bölümden oluşuyor. İsfahan’dan başlayarak Alamut’a doğru akıp giden ve nispeten kısa diyebileceğimiz 112 sayfalık bu macera, aslında koca bir dönemin özetini önemli tanıklarıyla birlikte bize sunmayı başarıyor. Bu başarının en büyük sebebi, kısıtlı bir alana sahip olan ve bunun gayet iyi farkında olan Jean Dytar’ın bu handikabı kendi avantajına çevirmeyi bilen başarılı bir senaryoya imza atması oluyor. 

Evet, hikâyemizin ana kahramanı Ömer Hayyam! Neredeyse tüm hikâye onun üzerine kurulu ama öte yandan sanatçı,  hem Ömer Hayyam’ı daha iyi anlayabilmemiz için hem de dönemin atmosferini daha iyi soluyabilmemiz için gerekli karakterleri hikâyede başarıyla konumlandırıyor. Bazı karakterler daha az karşımıza çıkarken bazıları hikâyede daha fazla yer buluyor ama her biri, hikâyeye hizmet edecek bir şekilde varlığını gösteriyor. Bir yandan da ihtiyacımız olan tarihsel olaylar verilerek arka plan daha sağlam bir hale getiriliyor.

Ömer Hayyam’ın tam karşısında konumlandırılan Hasan Sabbah, basit bir canavar gibi değil de ne istediğini bilen ama şeytani planları olan karanlık bir bilge olarak resmediliyor. Bu anlamda Ömer Hayyam ile Hasan Sabbah’ın Alamut Kalesi’nde tartıştıkları kısım, her iki karakterin özelliklerini keşfettiğimiz, beyaz ile siyahın çatışmasına şahit olduğumuz unutulmaz bir sahne olarak hafızalarımıza kazınıyor. Belki de kitabın en etkileyici kısmı olan bu  tartışma; bizi sanki oradaymış gibi hissettiren sahici diyalogları ve sıradan gibi gözüken ama tartışmaya çok farklı bir boyut katan panellemesi ile “Gülen Kuklalar”ın sadece gösterişli bir görsellikten ibaret olmadığını da ispatlıyor.

Bilinen Bir Hikâye Bilinmeyen Bir Yol

En neticesinde Jean Dytar, gayet iyi bilinen ve farklı mecralarda farklı şekillerde sık sık karşımıza çıkan bir hikâyeyi anlatırken ilgi çekici bir dünya ortaya koyduğu için bile takdiri hak ediyor. Ama Fransız sanatçı bununla yetinmiyor! “Gülen Kuklalar”, minyatür severleri cezbedecek görselliği ile büyüleyici bir yolculuk vaat ederken kadim Fars minyatür geleneğini tekrar gündeme getirecek bir işçilik ile de adeta bir ders niteliği taşıyor. Öte yandan ilmek ilmek işlenen bu çizimlerin etkileyiciliği, yansıttığı dönemi mercek altına alan derin bir bakış ve karakterlerin ruhunu kâğıda aktaran hayranlık uyandırıcı felsefi bir öz ile insanı uçsuz bucaksız bir düşünce dünyasına davet ediyor. Haliyle bize de bu reddetmesi imkansız davete icabet etmek kalıyor…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir