Bir Haydut İçin Ağıt: “THE DEATH OF ROBIN HOOD” (2026)
Bunca zaman boyunca dinlediğiniz bir hikâyenin aslında gerçek olmadığını bir düşünün. Kahramanlığı yere göğe sığdırılamayan birinin, aslında acımasız bir katilden başka bir şey olmadığı gerçeğiyle yüzleştiğinizi bir hayal edin. Düşünmesi bile zor değil mi? Ama oldukça ilgi çekici, hatta merak uyandırıcı olduğu da bir gerçek. “Ya Robin Hood, aslında bir kahraman olmasaydı” önermesinden yola çıkan senarist ve yönetmen Michael Sarnoski, ilk olarak 14. yüzyılda halk şarkılarında ortaya çıkan ve gerçekten yaşayıp yaşamadığı meçhul olan Robin Hood’u o bildiğimiz “fakirin dostu zenginin düşmanı” kimliğinden çıkarıp azılı bir katile dönüştürmeyi tercih ediyor. “The Death of Robin Hood” (Robin Hood’un Ölümü, 2026), zamanla kulaktan kulağa yayılan Robin Hood mitine göndermeler yapmayı ihmal etmeyen zekice bir hiciv ve vahşet dolu bir balad olarak ilgi çekici bir dünya ortaya koyuyor.

Sherwood Ormanı’nın Asil Haydudu
İlk ortaya çıktığı sözlü edebiyattan yazılı edebiyata geçerken birçok değişikliğe uğrayan Robin Hood, sinema dünyasında ilk gözüktüğü 1900’lu yılların başından popüler kültürdeki yerini inşa eden “The Adventures of Robin Hood” (1938) filmine, Kevin Costner’ın evlere şenlik “Robin Hood: Prince of Thieves” (1991) filmindeki ciddiyeti baltalayan dengesiz atmosferden Russell Crowe’lu “Robin Hood” (2010) filminin vahşi, çamurlu ve tekinsiz Orta Çağ gerçekçiliğine kadar çok farklı şekillerde karşımıza çıktı. Robin Hood; bazen bir masal kahramanı, bazen ciddiye alınmayacak eğlenceli bir figür, bazen de sert ve acımasız bir dünyanın tam ortasında ama hep bildiğimiz hikâyeye yakın bir hikâyenin kahramanı olarak, iyilerin dostu kötülerin düşmanı olarak selamladı bizi. Şimdi ise belki de ilk kez bu kadar farklı bir Robin Hood portresi ile karşılaşıyoruz.
Filmde, dünyadan elini eteğini çekmiş, yaşlı bir Robin Hood ile tanışıyoruz. Hayatı boyunca öldürmek dışında hiçbir şey yapmamış biri o. Ama artık yorulmuş, insanlıktan uzakta, dondurucu soğuğun hüküm sürdüğü topraklarda ruhsuz bir beden olarak yaşamını sürdürüyor. Ne yaptığını, ne yapacağını bilmediği ortada. Zira yapmayı tek bildiği şeyi, yani öldürmeyi artık yapmak istemiyor. İşin kötüsü belli ki geçmişte işlediği günahlar artık vicdanını rahatsız etmeye başlamış. Değişmesi mümkün değil, kendini affettirmesi hiç mümkün değil. Tek istediği, ona uygun adil bir ölüm. Belki o zaman, uzun zaman önce kaybettiği ruhu huzura erer… İşte “The Death of Robin Hood” filmi bize böyle bir Robin Hood portresi sunuyor. Tabii artık sona yaklaşmış bu hikâyenin ne gibi ilgi çekici bir tarafı olabilir ki? Bunun gayet farkında olan yönetmen, arafta kalmış kahramanımızı hiç istemediği bir savaşa sokuyor. Elbette filmin isminden de anlaşılacağı üzere Robin Hood ölecek, bu bir sır değil. Evet, Robin Hood ölecek ama nasıl? Zaten önemli olan onun ölmesi değil, nasıl öldüğü? Michael Sarnoski, sadece bu sona, Robin Hood’un hak ettiği adil ölümü tatması için hikâyeyi adeta ilmek ilmek dokuyor.

Huzuru Arayan Kayıp Bir Ruh
Böyle bir karakterin hikâyenin merkezinde olduğu bir filmde, ister istemez bolca çatışma ve vahşet göreceğimizi düşünüyoruz. Aslında görüyoruz ama düşündüğümüz kadar çok değil. Yönetmen, bize sadece Robin Hood’un yeteneklerini ve insan öldürürken ne kadar ileri gidebileceğini göstermek adına bu sahneleri ağzımıza bir parmak bal çalarcasına yapıyor. Bu film, bir aksiyon filmi değil! Bu film, bir savaş filmi değil! Hayır, kesinlikle değil! Bu film, Robin Hood için yakılmış bir ağıt gibi adeta. Onun zihnine giremesek de zihninin içindekileri hissettiğimiz, o kaybolmuş ruhun yavaş yavaş nasıl huzura erdiğini gözlemlediğimiz etkileyici bir ağıt. Tabii buna rağmen Michael Sarnoski, seyirciye bu filmden beklediklerini de vermiyor değil. Çatışma sahneleri hem etkileyici hem de vahşet dolu. İçerisinde bu denli vahşetin olduğu bir filmi böylesine estetik ve sanatsal dokunuşlarla çekmek gerçekten büyük bir başarı desek yeridir. Yönetmen, o dönemi başarıyla inşa ederken o döneme ait tüm acımasızlığı da perdeye başarıyla yansıtıyor. Bu anlamda filmin, insanı içine alan oldukça gerçekçi bir atmosfer tasarımına sahip olduğunu da belirtmek gerekiyor. Sadece birkaç mekanda geçmesine rağmen o dönemin insanına, yaşantısına ve inançlarına dair önemli bilgiler veren film, özellikle en ufak detaylara bile yer veren üslubu ile bizi daha sahici bir dünyada hissettirmekle kalmıyor, seyir keyfini de artırıyor.
Aslında yönetmenin bu detaycı üslubunu filmin her noktasında görmek mümkün. Robin Hood’u ok ve yay yaparken ya da bir tavşanın nasıl yüzüleceğini öğretirken görebiliyoruz mesela. Ya da bir hastanın iyileşmesi için dönemin tıp anlayışına dair ilginç sahneler izleyebiliyoruz. Üstelik tüm bunlar ana hikâyeyi bölecek şekilde değil, onu destekleyecek şekilde gerçekleşiyor. Günlük hayatın sıradanlığını perdeye yansıtan bu detaycı yaklaşım, kuşkusuz filmin karakterlerinin de daha derin bir yapıya sahip olmasını sağlıyor. Elbette film, Robin Hood’u anlatıyor, onu merkezine alıyor. Diğer karakterler de aslında onun “görkemli” ölümüne giden yolda hikâyeyi daha ilgi çekici ve daha sürükleyici kılmak için var. Hatta Robin Hood dışında üzerine konuşabileceğimiz öyle çok fazla karakter de yok diyebiliriz. Ama filmde karşımıza çıkan tüm karakterler bir tip olmanın ötesine geçecek kadar o vahşi dünyadan fırlamış gözüküyorlar, nefes alıyorlar. Bunda da elbette iyi yazılan ve doğru konumlandırılan karakterler, başarılı oyunculuklar kadar yönetmenin bu detaycı üslubunun payı oldukça büyük.

Nedamet ve Kefaret
Hugh Jackman’in bu filmdeki Robin Hood performansı akla ister istemez “Logan” (2017) filmindeki Wolverine performansını getiriyor. Zira o filmde de dünyadan elini eteğini çekmiş kayıp bir ruhun, küçük bir kız ile hayatının yeniden anlam bulmasının hikâyesi karşımıza çıkıyordu. Aslında oldukça klişeleşmiş olan masumiyetini kaybetmiş biri ile masumluğun sembolü olan bir çocuğun hayatlarının kesişmesi fikri, yönetmen Michael Sarnoski’nin ellerinde oldukça etkileyici bir forma kavuşuyor. Önem olarak hikâyenin merkezine yerleştiremeyeceğimiz bu olay, aslında Robin Hood’un usul usul değişimin de başlangıcı olduğu için hikâye açısından oldukça önem taşıyor. Ölen arkadaşının küçük kızını koruyup kollamak zorunda kalan Robin Hood’un küçük kızla ilişkisi, hayatı boyunca işlediği günahların kefaretini hiçbir zaman ödememiş hatta onları aklından tamamen çıkarmış bir adamın geç gelen pişmanlığına dair etkileyici bir kefaret örneği olarak hafızalarımıza kazınıyor. Elbette bu noktada Hugh Jackman’in abartıdan uzak ama insanı derinden etkileyen muhteşem oyunculuğunun da altını çizmek gerekiyor. Birini öldürürken bir kâğıdı yırtıyormuş gibi ifadesiz bir yüze, hissizleşmiş bir vicdanın son çırpınışlarını aktaracak kadar usta işi bir performans gösteren aktör, sadece jest ve mimikleriyle değil fiziksel zorluk gerektiren sahnelerdeki performanslarıyla da kolay kolay zihinlerden çıkmayacak bir oyunculuk sergiliyor.
Michael Sarnoski’nin büyük bir özveri ile işlediği bu tabloda, belki de en büyük eksiklik filmde Robin Hood’un geçmişine dair hiçbir şey göremememiz oluyor. Her şey bir efsane gibi anlatılıyor. Anlatılanlar gerçek mi yoksa yalan mı bu bile belli değil! Robin Hood’un geçmişte nasıl biri olduğunu kendisinin bile unuttuğunu bize gösteren yönetmen, aslında onun geçmişiyle neredeyse hiç ilgilenmiyor. Onun ilgilendiği şey Robin Hood’un ruhundaki o değişim. Film, belki de yıllar boyunca ruhundaki o boşluğu doldurmak için kesip biçen, çalıp çırpan bu adamın, aslında ihtiyacı olan şeyin birazcık sevgi olduğunu anlatmak istiyor. Gerçek sevginin, en vahşi ruhları bile ehlileştirebileceğini didaktik olmadan, rahatsız etmeden anlatmak istiyor. İşin aslı, bunu da başarıyor. Evet, elimizde Robin Hood’un geçmişine dair pek bir şey yok ama onun nedametine ve kefaretine dair etkileyici bir hikâye olduğu da bir gerçek! Bu yüzden de yönetmenin ne yapmak istediğini bilerek bu hikâyeyi anlattığını, filmin her noktasında hissedebiliyoruz. “The Death of Robin Hood”; kan, göz yaşı ve ter kokan bir dünyada, unutulmaz manzaralar eşliğinde aksiyonu hissettirirken vahşete doyuran içsel bir yolculuğun kapılarını aralarken kahraman olmayan birinin kahramanca ölüşüne şahitlik etmemizi sağlıyor.












